31 Ocak 2011 Pazartesi

5 Metre Derinlikteki Suda Yetişen Tahıl Çeltik

5 Metre Derinlikteki Suda Yetişen Tahıl Çeltik




Yazar : Mevlüt ŞAHİN    

Konu : Tarım


  Çeltik (pirinç), su içinde çimlenebilen ve sudaki oksijenden yararlanabilen tek tahıl cinsidir. Pirincin protein içeriği diğer tahıllarla karşılaştırıldığında oldukça yüksektir. Bileşiminde %5-10 arasında protein bulunduran ve beslenme için gerekli amino asitlerce zengin olan bu bitki, insan beslenmesinde buğdaydan sonra en çok kullanılan tahıldır. Birçok bitki proteininde az rastlanan lisin ve threonin oranı pirinçte yaklaşık % 4 seviyesindedir. Dünya`da yaşayan insanların yarıdan fazlasının ana besini olan pirinç, kişi başına ortalama günlük enerji ihtiyacının %25`ini karşılamaktadır.
  Dünyada çeltik tarımı M.Ö. 3000`lerde yapılmaya başlanmıştır. M.Ö. 300 yıllarında Avrupa`da tanınmış, ABD`de ise 17. yüzyıl sonunda yetiştirilmeye başlanmıştır. Anadoluda ise yaklaşık 500 yıl kadar önce çeltik ekilmeye başlanmıştır. Tarım Örgütü FAO`ya göre, nüfus artış hızı bu oranda devam ettiği takdirde 2030 yılında talebi karşılamak için çeltik veriminin tüm dünya genelinde olduğu gibi ülkemizde de % 50 oranında artırılması gerekmektedir. Çeltik üretimi bakımından önde gelen ülkeler Çin, Hindistan, Endonezya, Bangladeş ve Vietnam`dır. Dünya`da çeltik ekilen alan 157 milyon hektar, yıllık üretim 650 milyon ton ve dekara çeltik verimi ise 415 kg dır.
  Ülkemizde sulama suyunun sağlanmasındaki zorluklar, üretim açığımızın kapatılmasında engel olarak görülmektedir. Ülkemizin 7 coğrafi bölgesinde çeltik yetiştirilmektedir. Bölgelerimize göre en fazla ekim alanı 44 bin hektar ile Trakya Bölgesi’nde olup, bu bölgemizi 24 bin hektar ile Karadeniz Bölgesi takip etmektedir. Marmara Bölgesi’nde 21 bin hektar, Akdeniz Bölgesi’nde 6 bin hektar, Iç Anadolu Bölgesi’nde 5 bin hektar, Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde 1700 hektar ve Doğu Anadolu Bölgesi’nde de 370 hektar çeltik ekim alanı vardır.
  Dünyada yetiştirilen bitkiler içinde birbirinden çok farklı ekolojilere sahip alanlara en iyi uyum sağlayabilen çeltik bitkisidir. Örneğin sulama yapmadan kır alanlarda buğday gibi yetiştirilebildiği gibi 5-50 cm, 50-100 cm ve 1-5 m derinlikteki suyla kaplı alanlarda pirinç yetiştirilebilmektedir.
  Bengaldeş`te çeltiklerin çoğu yüzen tip çeltiklerdir ve derinsu çeltiği diye isimlendirilirler. Derinsu çeltiği normal şartlarda 5 m su derinliğine kadar yetişebilir.
  Yabancı otlar çeltikle rekabet etmektedirler. Balıklar çeltik tarlalarında yabancı otları yiyerek bu rekabet şartlarını çeltiğin lehine çevirmektedirler. Sazan balığı bir günde kendi vücut ağırlığının % 30-50`si oranında yabancı ot yemektedir. Bir yaşındaki sazan günde 25 g ot tohumu (yaklaşık 4000 tohum) yiyebilir. Çeltik tarlalarında yetiştirilen balıklar balık havuzlarında yetiştirilenlere göre daha sağlıklı ve hastalıklara daha dayanıklıdırlar. Çünkü çeltik oksijeni bol ve sürekli temiz suyla sulandığı için balıklar daha sağlıklı büyüyebilmektedirler. Çeltik tarlalarında balık yetiştiren ülkelerin başında Çin, Mısır, Endonezya, Kore gibi ülkeler gelmektedir. Japonya, Tayland, İtalya, Macaristan, Romanya, ve Mısır gibi ülkelerde de çeltik tarlalarında balık yetiştiriciliği yapılmaktadır.

Arap Yarımadasının En Büyük Gövdeli Ağacı....El Garip

Arap Yarımadasının En Büyük Gövdeli Ağacı....El Garip






Yemen’in başkenti Sana’a’da yapılan bilimsel bir toplantıya katılmak üzere bu ülkede bulunduğum kısa süredeArap Yarımadasının En Büyük Gövdeli Ağacı....El Garip pek çok ilkle karşılaştım. Kültüründen bitki örtüsüneArap Yarımadasının En Büyük Gövdeli Ağacı....El Garip yemeklerinden iklimine kadar pek çok şey benim için ilkti. Hayatının çok büyük kısmını 36-42 paralelleri arasında geçiren bir insan için 13-14. paralellerde bulunmak oldukça ilginç bir tecrübe! Akdeniz ikliminin o güzelim ortamındanArap Yarımadasının En Büyük Gövdeli Ağacı....El Garip yaz ve kışın pek farklılık göstermediği bir bölge. Dolayısıyla bitki örtüsü oldukça farklı. Alışageldiğim çam ve maki yerine yeşilin az olduğu bir coğrafya. Ülkemin zengin bitki örtüsüne doğal olarak burada rastlayamadım amaArap Yarımadasının En Büyük Gövdeli Ağacı....El Garip Yemenli meslektaşlarımdan burada ilginç bitkilerin olduğunu öğrendim. Kongreye katılan bilim adamlarıArap Yarımadasının En Büyük Gövdeli Ağacı....El Garip botanikçi olduğumu öğreninceArap Yarımadasının En Büyük Gövdeli Ağacı....El Garip Taiz yakınlarındaki Al Turbah’da bulunan dev “El Garib ağacı”nı görmemi tavsiye ettiler. Ben de kongre bitiminde bu ağacı görebilmek için yaklaşık dört saat süren bir yolculuktan sonra Sana’a’dan Taiz’eArap Yarımadasının En Büyük Gövdeli Ağacı....El Garip oradan da yaklaşık bir saat süren (50 km) yolculuktan sonra Al Turbah’a ulaşabildim. Otomobille ilerlerken o kocaman ağacı görmemeniz mümkün değil. Önünüzde bir dev duruyor adeta. Arap yarımadasınınArap Yarımadasının En Büyük Gövdeli Ağacı....El Garip belki de Ortadoğu’nun en geniş gövdeli ağacı bu. Bitkinin Latince ismi Adonsonia digitata L. olup Bombacaceae familyasından. EtraftaArap Yarımadasının En Büyük Gövdeli Ağacı....El Garip aynı türe ait başka bir örnek birey yok. Bitkinin gövdesi 50-100 mm arasında değişen kalınlığa sahip bir kabuk ile kaplı. Kabuk yeşilimsi kahverengi ve normalde düz bir şekilde. Ancak yaşlı ağaçların gövdelerinde olduğu gibi kabukArap Yarımadasının En Büyük Gövdeli Ağacı....El Garip yılların etkisiyle oldukça katlı ve kıvrımlı bir görünüme sahip. YapraklarArap Yarımadasının En Büyük Gövdeli Ağacı....El Garip el şeklinde ve 20 cm kadar uzunlukta olupArap Yarımadasının En Büyük Gövdeli Ağacı....El Garip sayıları 5 ile 9 arasında değişen parmak şeklinde yaprakçıklı. Çiçekleri beyaz renkteArap Yarımadasının En Büyük Gövdeli Ağacı....El Garip ortalama 20 cm boyunda ve salkım şeklindedir. Meyvesi yaklaşık 30 cm boyundaArap Yarımadasının En Büyük Gövdeli Ağacı....El Garip yeşilimsi kahverengi tüylerle kaplıArap Yarımadasının En Büyük Gövdeli Ağacı....El Garipyumurta şeklinde geniş bir kapsül tipindedir. Tohumları ise siyah renkli ve böbrek şeklinde.





Afrika kıtasının “Sub-Saharan” veya “Kara Afrika” denilen bölgesinde doğal olarak yayılış gösteren bu türArap Yarımadasının En Büyük Gövdeli Ağacı....El Garip “Baobab” ismiyle bilinmektedir. Bitkinin bulunduğu yer ile Afrika arasında sadece Kızıldeniz var. Burada ağaca garip denmesinin nedeni çok basit. Yaşının yerli halk tarafından bilinmemesi ve gövdesinin çok büyük olması. Tanıtım tabelasında bu bitkinin yaklaşık olarak 20.00 yaşında olduğu belirtili-yor. Hemen hemen 15 m yükseklikte ve 35 m çevresi olanArap Yarımadasının En Büyük Gövdeli Ağacı....El Garipyaprak döken bir ağaç. Koca gövdesinin sıcak mevsimlerde dışarıdan suya ihtiyaç göstermeyecek miktarda su depo ettiği bilinmektedir. Bu bitkinin tüm kısımları insanlar tarafından kullanıldığından ekonomik bir öneme sahiptir. MeyveleriArap Yarımadasının En Büyük Gövdeli Ağacı....El Garip C vitamini açısından oldukça zengindir. Hem meyvesi hem de çekirdeği yiyecek olarak tüketilmektedir. Yerli halk tarafından özellikle yaprak ve meyvesiArap Yarımadasının En Büyük Gövdeli Ağacı....El Garip tıbbi amaçlarla kullanılmaktadır. Taze yapraklarından çorba yapılmaktaArap Yarımadasının En Büyük Gövdeli Ağacı....El Garipgenç kökleri yenilmektedir.


Güney Afrika’da bu türe ait pek çok dev ağaçların olduğu bazı çalışmalarla rapor edilmiştir. Dünyanın en geniş gövdeli Baobab ağacı ise Güney Afrika’nın Tzaneen (Limpopo) Kasabasında bulunuyor. Karbon yöntemiyle bu bitkinin yaklaşık 6000 yaşında olduğu tespit edilmişArap Yarımadasının En Büyük Gövdeli Ağacı....El Garip çevresi ise 46Arap Yarımadasının En Büyük Gövdeli Ağacı....El Garip8 m olarak ölçülmüştür.

Eğer yolunuz bir gün Arap Yarımadası’nın en güneyine düşerseArap Yarımadasının En Büyük Gövdeli Ağacı....El Garip bu ağacı muhakkak görmelisiniz. Belki bu ağaca neden “garib” adının verildiğini de ancak o zaman anlayabilirsiniz.



Dünyanın Ağaçta Yetişen En Büyük Meyvası: Jakfruit

Dünyanın Ağaçta Yetişen En Büyük Meyvası: Jakfruit








Yazar : Hakan Engin    

Konu : Gıda




Tropik bölgelerde yetişen Jakfruit (Artocarpus hetero-phyllus) dünyanın en büyük meyvesini meydana getirmektedir. Sıcak ve yılın her döneminde yağışlı bölgelerde iyi gelişen ağacın meyveleri bir basketbol topu büyüklüğündedir. Bu ağaçların bulunduğu otlaklarda beslenen hayvanlar için ağaçtan düşen meyveler tehlike arz edebilmektedir. Nemli, drenajı iyi ve verimli killi topraklarda güzel gelişme gösterir. Üçüncü yıldan itibaren meyve vermeye başlar. Jackfruit, nangka ve jaca olarak da tanınmaktadır.
Anavatanı Hindistan ve Güneydoğu Asya’dır. Yüksekliği 25-30 m ye kadar ulaşabilir. Bu özelliği nedeniyle rüzgar kıran bitkisi olarak da yararlanılmaktadır. Güzel ve görkemli bir görünüşe, büyük, yayvan bir taca, düzgün ve kuvvetli koyu-gri renkli kalın bir gövdeye sahiptir. Seyrek dallanma gösterir. Genç ağaçlarda tepe sürgünler kesilerek yan dal oluşumu sağlanarak, 3-4 ana dallı bitki tacı oluşturulmak-tadır. Erkek ve dişi çiçekler aynı bitki üzerinde fakat farklı yerlerdedir. Ağacın çoğaltılması tohum ve aşıyla olmak-tadır. Tohumları 1-8 haftada çimle-nebilmektedir. Iklim özelliklerine göre değişmekle birlikte hasat Ocak-Haziran döneminde olmakta fakat tüm yıl hasat yapılan bölgeler de bulunmaktadır. Mey-ve ağırlığı anavatanı olan Hindistan’da 45 kg’a ulaşırken, diğer bir yetişme alanı olan Florida’da (ABD) ise 15 kg kadardır. Aşırı iri meyveler iyi bir gıda stoğu olarak görülmektedir. Meyvenin büyük-lüğü 90 cm’ye kadar ulaşabilmektedir. Kerestesi müzik aletleri, mobilya, gemi direği yapımı gibi çok değişik amaçlarla kullanılmaktadır.
Meyvenin şekli ve büyüklüğü çok değişkendir. Meyve küresel, oval veya oblong (uzun silindir) şeklinde olabilir. Meyvenin en dışında yeşil renkte, dikenimsi ve etli bir kabuk bulunur. Yeşil kabuğunun altında kahverengi, pürüzsüz sert bir kabuk mevcuttur. Meyve içerisinde bulunan lateks, kauçuk yapımı için uygun olmamakla birlikte içermiş olduğu yaklaşık % 85 oranındaki reçine ile cila yapımı için çok değerlidir. Meyvenin yenilen kısmı tohumlarıdır. Bu tohumlar sert kabuk içerisinde genellikle küçük meyvelerde üçü meyvenin sağ tarafında üçü de meyvenin sol tarafında olmak üzere her biri iri bir patates büyüklüğündedir. Büyük meyvelerde tohum miktarı daha da fazla olabilmektedir.
Tohumlar patates gibi pişirilerek yenmektedir. Muz ile ananas arası bir tadı vardır. Odun ateşinde tohumların kızartması çok tercih edilmektedir. Hindistan’da patates, fasulye vb. gibi sebzelerle acılı yemeği (curry) yapıl-maktadır. Meyve salatalarında kullanılmakta, dondurma ve krema ile birlikte de servis edilmektedir.
Konserve olarak 60 haftaya kadar saklanabilmektedir. Yaprakları mısır ve hindistan cevizi kabukları ile birlikte kavrulup hindistan cevizi yağı ile birlikte karıştırılarak veya tek başına ülsere karşı kullanılmaktadır. Sirke ile karıştırılmış lateksi çıban, yılan sokmaları ve beze oluşumunda tedavi amaçlı önerilmektedir. Köklerinden elde edilen ekstraktlar astım, ateş, deri hastalıkları ve ishale iyi gelmektedir. Ağaç kabuklarının sakinleştirici etkileri söz konusudur.

Yenilebilir 100 g meyve kısımda besin içerikleri


Pulp (Taze)

Tohum (Taze)

Tohum (Kuru)

Kalori

98

Su

72.0-77.2 g

51.6-57.77 g

Protein

1.3-1.9 g

6.6 g

Yağ

0.1-0.3 g

0.4 g

Karbonhidrat

18.9-25.4 g

38.4 g

Lif

1.0-1.1 g

1.5 g

Kül

0.8-1.0 g

1.25-1.50 g

2.96%

Kalsiyum

22 mg

0.05-0.55 mg

0.13%

Fosfor

38 mg

0.13-0.23 mg

0.54%

Demir

0.5 mg

0.002-1.2 mg

0.005%

Sodyum

2 mg

Potasyum

407 mg

Vitamin A

540 LU

Thiamin

0.03 mg

Niasin

4 mg

Vitamin C

8-10 mg


Kaynaklar
1.www. capetirb.com.aul.jakfruit.html.
2.www.asiafood.org/glossary.
3.www.tropilab.com/jakfruit.html.
4. http://www.ekolojimagazin.com/?s=magazin&id=174

30 Ocak 2011 Pazar

Kanser tedavisi sonrası neler yapabiliriz

Kanser tedavisi sonrası neler yapabiliriz

Ülkemizde kanser tanısı konan hastaların tanıdan sonra 5 yıldan fazla yaşayanların oranı tam bilinmemektedir. Bu oran ABD’ de hastaların 2/3’ üne denk gelmekte olup umut vericidir. Ülkemizde bu oranın maalesef tanının daha geç konmasına bağlı düşük olmasını bekliyoruz.

Son yıllarda kanserin tedavisi kadar, tedaviden sonra yaşam tarzındaki bazı değişikliklerin önemli olduğu ortaya çıkmıştır. Kanserin nüks etme riskinin azaltılması ve yaşam süresinin uzatılması için düzenli egzersiz yapılarak yorgunluk, kabızlık, iştahsızlık ve aşırı kilo kaybının azaltılması, yeterli besin alamayanlarda çeşitli mineral ve vitamin preparatlarının günlük ihtiyacın tamamına eşdeğer olarak destekleyici olarak kullanılması önerilmektedir. Fakat yüksek miktarda antioksidan veya folik asit içeren ürünlerin kanser tedavisi esnasında kullanılmasının sakıncalı olabileceği unutulmamalıdır. Vejetaryen diyetin kanserin nüksetme riskini azaltmamakla birlikte sağlık açısından daha yararlıdır. Vejetaryen diyetle beslenenlerin de gerekli besinleri almaya dikkat etmeleri (B12 vitamini gibi) gereklidir.

Düşük miktarda alkol alınmasının (kırmızı şarap 1-2 kadeh/gün) kalp ve damar sistemi üzerine olumlu etkileri olmakla birlikte uzun vadede yeni kanser görülme riskini arttırdığı unutulmamalıdır. Bulantı ve kusma tedavisinde tıbbi tedavinin besinsel tedaviye göre veya egzersize göre daha başarılı olduğu gösterilmiştir.

• Kanser tedavisi esnasında kilo değişiklikleri, mekanik zorluklar, kanser yakınmaları ve kanser tedavisinin zararlı yan etkilerine göre beslenme programı değiştirilebilir.

• Tedavisi biten ve düzelme periyoduna giren hastalarda yaşam süresinin uzatılması, yaşam kalitesinin arttırılması, ikinci kanserlerin önlenmesi ve eşlik edebilecek diğer sağlık sorunlarının an aza indirgenmesi (örn: şeker hastalığı, kemik erimesi ve kalp- damar hastalığı riski) için düzenli egzersiz ve beslenme stratejileri uygulanmalıdır.

• Şişmanlığın meme kanseri ve kalınbarsak kanseri riskini arttırdığı için vücut ağırlığının kontrolü önem kazanmaktadır.

• Beslenme önerileri:

- Diyetle alınan yağ kaynakları olarak omega-3 içerenler tercih edilmelidir (örn; balık ve ceviz).

- Protein kaynağı olarak düşük miktarda doymuş yağ içeren gıdalar tüketilmelidir (balık, yağsız kümes hayvanları, yumurta, yağsız kırmızı et, yağsız süt ürünleri, fındık ve ceviz gibi sert kabuklu yemişler, çekirdek, bakliyatgiller).

- Karbonhidrat kaynağı olarak tam hububat ürünleri, sebze, meyve ve bakliyat gibi lifli gıdalar, temel besinler ve fitokimyasallardan zengin besinler alınmalıdır.

- Her gün beş porsiyon meyve ve sebze tüketilmelidir.

• Alkol tüketilmesinin kalp hastalığı riskini azaltmak gibi yararlı yönleri olmakla birlikte ikinci kanser görülme riskini arttırma gibi zararları olması nedeni ile dikkat edilmelidir. Alkol tüketimi devam edecekse günde 1-2 kadehi geçmemek kaydıyla kırmızı şarap tercih edilebilir.

• Kanser tedavisi sonrası insanların aktif egzersiz yapmaları ve hareketsiz bir hayattan uzak kalmaları gereklidir. Egzersiz planlaması kişiye göre yapılmalı ve bu konuda Egzersiz Uzmanlarından yardım alınmalıdır.

• Kanserin alternatif tedavisinde kullanılan hiç bir tedavi yaklaşımının mutlak etkinliği kanıtlanamamıştır ve kullanılması tartışmalıdır. Bu nedenle kanserin bilimsel tedavisi yerine alternatif tedavi olarak kullanılmamalıdır. Günümüzde keten tohumu, sarımsak ve çayın kanserden korunmada etkinliği ile zencefilin bulantı ve kumaya karşı etkinliği ile ilişkili çalışmalar yapılmaktadır.

• Kanser tedavisi tamamlandıktan sonra hastalık bölgesine göre öneriler:

- Meme kanseri: şişmanlıktan kaçınılmalıdır. Doymuş yağları düşük miktarda içeren, meyve, sebze, orta derecede soya ürünleri (hormon tedavisi alanlarda sakıncalı olabileceği için düzenli olarak tüketilmemelidir) ile az veya hiç alkol içermeyen besinlerin tüketilmesi yararlıdır.

- Kalınbarsak kanseri: şişmanlıktan kaçınılmalı ve özellikle kırmızı et ile hayvansal yağ tüketilmesinden kaçınılmalıdır. Kalsiyum, D vitamini ve folik asitten zengin beslenme önerilmektedir. Fakat uygulanan cerrahi veya tıkanma gibi bozukluklara bağlı olarak uygun beslenme stratejileri geliştirilmelidir.

- Akciğer kanseri: çoklu vitamin ve mineral içeren ürünler kullanılabilir. Kalorisi yüksek az miktarda ve sık öğünler tüketilerek yutkunmaya yardımcı olunabilir.

- Prostat kanseri: kalp-damar hastalığı riskini azaltmak için uygun diyet ve egzersiz yapılmalıdır. Soya, keten tohumu, E vitamini, selenyum ve likopen gibi besinsel faktörlerin prostat kanseri üzerine etkisi araştırılmaktadır.

- Yemek borusu kanseri: yemek borusunun alt bölümündeki büzgen kasların basıncını arttırarak mide içeriğinin yemek borusuna kaçışını azaltan düşük yağ, yüksek karbonhidrat ve protein içeren gıdalar tüketilmelidir. Çikolata, yağ, alkol, nane, sarımsak ve soğan gibi yemek borusunun alt kısmındaki büzgen kasların basıncını azaltan ve mide içeriğinin yemek borusuna kaçışını kolaylaştıran gıdalardan kaçınılmalıdır.

- Mide kanseri: beslenme yaklaşımları değişime uğrayan veya cerrahi girişim ile çıkarılan midenin bölümüne bağlı olarak değişmektedir.

- Baş ve boyun kanserleri: ağız kuruluğu gibi yakınmaları azaltmada ve iştahı düzeltmede şekersiz sakız, naneli ürünler, gargara ve jeller kullanılabilir. Sıvı, püre ve meyve suyu tüketim için tercih edilmelidir.

Yorgunluk ile başa çıkabilir miyiz

Yorgunluk ile başa çıkabilir miyiz

Yorgunluk, enerji azlığı ve yorgunluk hissetme ile karakterize yaşam kalitesini bozan önemli bir yakınmadır. Kanserli hastalarda hastalığın kendisine, tedavilere, depresyona, kansızlığa, tiroid testlerinin bozukluğuna, kalp-damar hastalığı, akciğer hastalığı veya beslenme bozukluğu ile birlikte görülebilmektedir.

Yorgunluk yakınması olan hastalarda öncelikli olarak altta yatan nedenin araştırılması gereklidir. Böylelikle tedavi daha başarılı olabilir. Hastaların yorgunluk tedavisinde doğrudan katkıları bulunmaları gereklidir. Sağlıklı diyet, düzenli egzersiz, yeterli vitamin ve mineral alınması, düzenli egzersiz yapılması ve gerekirse psikolojik destek alınması yararlıdır. Hastaların sosyal olarak aktif olmaları da yararlı olmaktadır. C vitamininin yetersiz alınması da yorgunluk yakınmasına neden olmaktadır. Beyaz ekmek, beyaz pirinç, patates gibi çok tükettiğimiz gıdalarda sağlık için zararlı olan basit şeker daha fazla bulunmakta, hazır gıdalarda hayvansal yağlar bol miktarda bulunmakta, buna karşın temel besin maddeleri daha az bulunmaktadır. Özellikle ülkemizde gıda kalite kontrolü ve denetiminin iyi yapılamaması nedeni ile insanlarımızın çoğunun temel besin maddelerini yeterli aldığını söyleyemeyiz.

Aşağıda yorgunluk yakınmalarının giderilmesinde yararlı olabilecek bazı destek ürünlerinden bahsedeceğim. Bu tür ürünlerin yorgunluk nedeni araştırıldıktan sonra kullanılabileceği unutulmamalıdır.

• Karnitin: çalışmalarda karnitin desteğinin bazı hastalarda yararlı olabileceği saptanmıştır.

• NADH: yogunluk tedavisinde yardımı olabilir.

• Meyan kökü: kan basıncının düzenlenmesinde yardımcıdır. Düzenli meyan kökü preparatları kullanılmasının yorgunluk yakınmalarında yardımı olabilir. Fakat, meyan kökünün özellikle tansiyonda yükselmelere neden olabileceği, tansiyon ilaçları ile etkileşebileceği için mutlaka kullanırken hekim kontrolünde olunması gereklidir.

• 5-HTP: özellikle genç kadın hastalarda görülen fibromiyalji hastalarında düşük saptanan seratonin’ in desteklenmesi yararlı olabilir. Mağnezyum ve malik asit preparatları da yararlı olabilir.

• E vitamini, antioksidan olup yararlı olabilir.

• B vitaminleri: bu grup özellikle enerji düzenleyici vitaminler olup içerisinde B1 (tiamin) olmak üzere bir çok vitamini içerir. Ayrıca C vitamini de özellikle ester C formunda yorgunluk yakınmalarında yardımcı olabilir.

• Çinko: vücutta yüzlerce reaksiyonda görevli temel mineral olup bağışıklık sisteminde de yardımcıdır. Günlük 15-45 mg dozlarında yararlıdır.

• Esansiyel yağ asitleri: özellikle beslenme programında yer alması gerekli olup kanserli hastalarda büyük önem taşımaktadırlar. Bağışıklık sistemi, yorgunluk, depresyon ve aşırı kilo kaybı gibi durumlarda yardımcıdır. Omega 3 yağ asitleri içinde bulunan DHA ve EPA bu grupta temel besin maddeleridir. Destek ürünü olarak kullanılabilir.

• Koenzim Q10: hücrenin enerji metabolizmasında temel görevli maddelerdendir. Özellikle kanserli hastalarda azaldığı saptanmıştır. 10-80 mg/gün dozlarda kullanılabilir.

• Alfa lipoik asit: antioksidan olup, yorgunluk yakınmalarının azaltılmasında yardımcı olabilir. 30-100 mg/gün dozlarında kullanılabilir.

• Ginseng: enerji ve zindelik sağladığına inanılan bitkisel üründür. Piyasada çok çeşitli ginseng ürünleri satılmaktadır. Bilimsel olarak etkinliği daha çok gösterilmiş olan ginseng kırmızı ginseng olup, güvenilir etkinliği olan Kore devleti kontrolünde üretilen Kırmızı Kore Ginseng’ idir.

Yukarıda sayılan ürünlerin yan etkileri ve ilaç etkileşimleri olabileceği unutulmamalıdır. Ayrıca bu tür ürünlerin hepsinin birden kullanılması yarar yerine zarar getirebilir. Bu nedenle rastgele kullanılmamalıdır. Çoğu gelişmiş ülkede bu ürünler hekim tarafından reçetelenebilmekte ve ilaç gibi işlem görmektedir. Ben de hastalarıma uygun olanları seçip öneriyorum.

Yumurtalık kanserinin belirtileri nelerdir

Yumurtalık kanserinin belirtileri nelerdir

• Kasıklarda ağrı olması,

• Kasıklarda basınç hissine bağlı sürekli idrar yapma veya dışkılama hissinin olması,

• Kitle veya karın içinde sıvı toplanmasına bağlı karında şişlik yakınmasının olması,

• Gaz, iştahsızlık, uzun süren karın ağrısı veya hazımsızlık gibi sindirim sistemi problemlerinin olması,

• Anormal vajinal kanama olması

Pap testi nedir

Pap (smear) testi; servikste (rahimağzı) kansere dönüşebilecek hastalığı bulunan ya da serviks 
kanseri için yüksek risk taşıyan kadınları belirleyen bir tarama testidir. 
Smear (pap) yönteminin güvenilirliği, örneğin alınma 
tekniğine ve sitolog tarafından yeterli incelenmesine bağlıdır. 
Pap testinin invaziv kanserde kanseri atlama olasılığının % 50 olması nedeniyle pap testi negatif bile olsa, 
serviksde gözle görülür bir lezyon varlığında mutlaka biyopsi yapılmalıdır. 
Serviks muayenesinin rahatlıkla yapılabilmesi nedeni ile hastalığın ve tedaviye 
cevabın değerlendirilmesi konusunda hekime avantaj sağlar.

http://www.canfezasezgin.com/show.asp?icerik=39

Kalınbarsak kanserinden nasıl korunulur

Kalınbarsak kanserinden nasıl korunulur

Kalınbarsak kanseri, erkeklerde prostat ve akciğerden, kadınlarda da meme ve akciğerden sonra üçüncü sıklıkta görülen kanserleri oluşturmaktadır. Bütün kanselerin yaklaşık olarak % 15’ ini oluşturmaktadır. ABD’ nde, kanser ölümlerinin ikinci en sık nedenidir. 1973 ve 1995 yılları arasında, kalınbarsak kanserine bağlı ölüm oranı % 20 azalırken görülme sıklığı da yaklaşık olarak % 7 azalmıştır. Bu azalma da meyve ve sebze tüketimindeki artış ile NSAİİ’ ların kullanılmasındaki artışa bağlanmaktadır. 5 yıllık sağkalım oranı, tüm hastalar ele alındığında yaklaşık % 62’ dir. Kalınbarsak kanseri riski yaşla birlikte artmaktadır. Hastaların % 90’ ı 50 yaş ve üzerindekileri kapsamaktadır. Hastalık 70 yaşında zirve yapmaktadır. İleri evre kanserli hastalarda, adjuvant kemoterapi ve cerrahi tedavi tekniklerindeki gelişmelerle ölüm ve nüks riski azaltılmıştır.

Kanserin tedavisinde büyük ilerlemeler sağlanmakla birlikte, kanserle mücadelenin en önemli unsuru korunmadır. Kanserden birincil korunmada, kanserin altında yatan genetik, biyolojik ve çevresel faktörlerin saptanması gereklidir. Kansere dönüşme riski olan anormal oluşumların (adenom) çıkarılması, birincil korunma olarak etkili olabilir.

Yapılan çalışmalarda, kalınbarsak kanserinin gelişiminde, genetik yatkınlık ile çevresel faktörlerin etkileşiminin rol oynadığı düşünülmektedir. En önemli risk faktörü aile hikayesidir. Alınan besinlerin, kalınbarsak kanserinin gelişiminde önemli bir rol oynadığı düşünülmektedir. Adenom denen oluşumlar, kalınbarsak kanserlerinin gelişiminde önemli bir yer tutar. Bunların görülme sıklığının azaltılması ile kalınbarsak kanserinde azalma sağlanabilir. Sigmoidoskopi ile adenom saptanırsa, daha ileridekileri görebilmek için kolonoskopi yapmak gereklidir. Küçük adenomlardan kanser gelişmesi yıllarca sürmektedir.

Diyetle yağ ve et alımı

Yapılan çalışmalarda, diyetle yüksek miktarda yağ alan kişilerde kalınbarsak kanseri gelişme riskinin daha yüksek olduğu gösterilmiştir. Diyetle yağ alımı düşük olanlarda ise, kanser gelişme riski azalmaktadır. Alınan toplam kalorinin % 40-45’ ini yağlardan karşılayan topluluklarda kanser riski yüksek iken, sadece % 10’ unu yağlardan karşılayan topluluklar kalınbarsak kanseri için düşük risk grubunu oluşturmaktadır. Japonya’ da yapılan bir araştırmada, et tüketimi fazla olanlarda kalınbarsak kanseri sık saptanırken, vejetaryanlarda daha az sıklıkta saptanmıştır. Yapılan araştırmalarda, kalınbarsak adenomlarının gelişmesinde, diyetin çok önemli bir yer tutttuğu gösterilmiştir. Bu çalışmalardan bazılarında, diyetteki yağ miktarının adenom geliştirme riskini arttırdığı gösterilmiştir. Ayrıca, diyetle yüksek miktarda yağ alınmasının poliplerin çıkarılmasını takiben adenomun tekrar oluşma riskini arttırdığı gösterilmiştir.

Safra asidi
Safra asitlerinin, kalınbarsak kanserinin gelişimindeki rolü araştırılmıştır. Diyetle alınan yağ, barsaklara geldiğinde safra asitlerinin salınımını uyarır. Kalınbarsaktaki safra asidi miktarını, temel olarak diyetteki yağ oranı belirlemektedir. Bununla birlikte, safra asitlerinin kalınbarsak kanserinde oynadıkları rol tam olarak bilinmemektedir. Fakat, diaçilgliserol isimli madde üzerinden etkili olduğu düşünülmektedir. Diyetle alınan fosfolipidlerin, barsaklarda bulunan bakteriler tarafından diaçilgliserole çevrilme işlemi; yüksek yağ diyetiyle artmaktadır. Diaçilgliserolün, hücrelerde hücreiçi sinyal iletimini düzenleyen protein kinaz C isimli molekülü uyararak etkili olduğu düşünülmektedir.

Diyetle alınan sebzeler ve lifli gıdalar

Yapılan çeşitli çalışmalarda, diyetle alınan lifli gıdaların, kalınbarsak kanserine karşı koruyucu olduğu gösterilmiştir. Lifli gıdaların, kalınbarsak kanserine karşı koruyucu olmasının çeşitli mekanizmaları vardır. Bu mekanizmaları şöyle sıralayabiliriz: safra asitlerini bağlayarak zararlı etkilerinin azaltılması, dışkının barsakta kalış süresinin kısalmasıdır. Lifli gıdalar, bakteri miktarını arttırarak bütirat gibi kısa zincirli yağ asitlerinin yapılmasını arttırırlar. Bütiratın kansere karşı koruyucu etkisi olduğu gösterilmiştir. Yapılan çalışmalarda, lifli gıdadan zengin diyetle beslenmenin kalınbarsak kanseriyle ters ilişkili olduğu gösterilmiştir. Bu besin maddeleri, fenolik bileşikler, sülfür içeren bileşikler ve flavonları içermektedir. Bir başka çalışmada, sebzeden zengin beslenmeyle kalınbarsak kanseri gelişmesi arasında ters ilişki saptanmıştır.

Kalsiyum

Ağızdan alınan kalsiyumun, safra asitlerine ve yağ asitlerine bağlanarak onların barsak hücreleri üzerine olan zararlı etkilerini azalttığı ileri sürülmüştür. Yapılan çalışmalarda, kalsiyum alınması ile kanser arasında ters ilişki olduğu gösterilmiştir. Amerika’ da kalsiyumdan zengin olan süt ve süt ürünlerini bol olarak tüketen iki toplulukta, kalınbarsak kanserinin daha az görüldüğü gösterilmiştir.

Bazı hayvan çalışmalarında ve insanlarda yapılan çalışmaların hepsinde olmamakla birlikte bir kısmında, kalsiyum sitrat kullanılmasını takiben kalınbarsak epitel hücre çoğalmasının azaldığı gösterilmiştir. Rastgele, plasebo kontrollü yapılan bir araştırmada, dışarıdan kalsiyum verilmesinin adenomun tedavi sonrasında tekrarlama riski üzerine etkisi araştırılmıştır. Kalsiyum, 1200 mg elemental kalsiyum içeren 3 gram/gün kalsiyum karbonat ile verilmiştir. Bu çalışmada kalsiyum verilmesinin, adenomun tekrarlama riskinde ve oluşan adenomların sayısında azalma olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmanın en önemli dezavantajı, sadece adenom saptanmış hastaları kapsaması; kalsiyum alımının ilk adenom gelişmesine etkisini göstermemesi ve adenomdan kanser gelişimini izleyecek kadar uzun süreli olmamasıdır. Çalışmalarda günde ortalama 1250-2000 mg kalsiyum dışarıdan uygulanmıştır.

Non-steroidal antiinflamatuar ilaçlar (NSAİİ)

Yapılan araştırmaların çoğunda, aspirin kullanılmasının kalınbarsak kanserinin görülme riskini azalttığı gösterilmiştir. Amerika’ da yapılan büyük bir araştırmada, aspirin kullanan kişilerde, kalınbarsak kanserine bağlı ölümlerin % 40 daha az görüldüğü saptanmıştır. Başka bir çalışmada da NSAİİ kullanan ve romatoid artritli 11.000 erkek ve kadın hastada, kalınbarsak kanseri görülme sıklığının % 37 daha az olduğu gözlenmiştir. 47.000 erkek üzerinde yapılan başka bir çalışmada, düzenli olarak aspirin kullanan (haftada enaz iki defa) erkeklerde, kalınabarsak kanseri görülme riskinde % 30 azalma saptanmıştır. Aspirin dışında NSAİİ kullanan 65 yaş üstündeki hastalarda, kalınbarsak kanseri görülme riskinin azaldığı gösterilmiştir. Yapılan başka bir çalışmada ise; 40-84 yaş arasındaki 22.000 erkeğe rastgele plasebo veya aspirin (325 mg/gün) verilmiştir. 4,5 yıllık takip süresinde, kalınbarsak kanseri veya adenom gelişme riskinde herhangibir azalma saptanmamıştır. Arkasından yapılan 12 yıllık takip değerlendirilmesinde, aspirin kullanılması ile kalınbarsak kanseri görülme sıklığı arasında herhangibir ilişki saptanmamıştır. Sulindak isimli NSAİİ ile yapılan birçok çalışmada, familyal polipozis hastalarında kullanıldığında adenomların sayısında ve büyüklüğünde azalma olduğu gösterilmiştir.

Piroksikam isimli NSAİİ, 20 mg/gün kullanıldığında, adenom hikayesi olanlarda, rektal prostaglandin düzeylerini yaklaşık olarak % 50 azaltmaktadır.

NSAİİ’ ların yeni üyesi ve COX-2 isimli enzimi inhibe eden Celecoxib (Celebrex), bu alanda çalışmaları yoğun olarak yapılan bir diğer ilaçtır.

Genel olarak NSAİİ’ ların, kalınbarsak kanseri ve adenom riskini azaltmak için kullanılması henüz önerilmemektedir. Bu konuda daha kapsamlı araştırmalar gereklidir. Çünkü, NSAİİ kullanılmasının ülser, şoka neden olabilecek mide-barsak kanaması yapma riskleri vardır.

Fiziksel aktivite

Hareketsiz bir hayatı olan kişilerde, çalışmaların bazılarında kalınabarsak kanseri riskinde artış olduğu gözlenmiştir. Başka bir çalışmada ise, hareketsiz işlerde çalışanlarda rektum kanseri riskinde artış olduğu saptanmıştır. Öte yandan, doymuş yağ alımı ve kalınbarsak kanseri gelişmesi riski arasındaki ilişki; aktif hayat yaşayanlara göre hareketsiz hayat yaşayanlarda daha belirgin saptanmıştır.

Alkol kullanılması

Yapılan büyük bir araştırmada, alkol kullanılması ile kalınbarsak kanseri gelişmesi riski arasında zayıf bir ilişki saptanmıştır. Başka bir derlemede de, özellikle bira içen erkeklerde rektal kanser riskinde istatistik olarak anlamlı artış olduğu gösterilmiştir. Açıklama olarak, alkolün kalınbarsak mukozası hücrelerinin çoğalmasını uyardığı ve barsaklarda karsinojenezisin başlamasını uyardığı öne sürülmektedir. Sonradan yayınlanan araştırmalarda, alkol kullanılması ile kalınbarsak kanseri gelişmesi arasında ilişki olduğu desteklenmiştir.

Çok sayıdaki çalışmalarda, alkol alınması ve kalınbarsak adenomu gelişmesi arasında ilişki olduğu gösterilmiştir. Çalışmalar, alkol alınmasının adenom-kanser ilişkisi üzerinde etkili olabileceğini düşündürmektedir.

Vitaminler

Yaklaşık olarak 35.000 kadında yapılan bir çalışmada, vitamin E alınması ve kalınbarsak kanseri gelişmesi arasında ters ilişki saptanmıştır. Başka bir çalışmada da, vitamin D alınması ile kolorektal kanser gelişmesi arasında ters ilişki saptanmıştır. Günde 400 mcg’ dan fazla folik asit alınması ile 200 mcg/gün veya daha az alanlar karşılaştırıldığında, yüksek vitamin alanlarda, kalınbarsak kanserinin riskinde azalma olduğu gözlenmiştir.

Sigara içilmesi

Çalışmaların çoğunda, sigara içenlerde adenom gelişme riskinde artış olduğu gösterilmiştir. Ayrıca, adenom nedeniyle polipektomi geçirenlerden sigara içen erkek ve kadınlarda adenomların tekrarlama riskinin yüksek olduğu saptanmıştır. Kanser gelişiminin olması için en az 35 yıl sigara içilmesinin gerektiği öne sürülmektedir. Ayrıca, ince ve kalınbarsak adenomu olanlarda, kanser gelişiminin uyarılmasının en az 35 yıl sigara içilmesiyle ilişkili olduğu saptanmıştır. Ayrıca, halen sigara içiyor olma veya son on yıl içinde sigara içiyor olma ile, kalınbarsak kanseri gelişmesi arasında ilişki olduğunu destekleyen veriler vardır. Günde bir paketten daha fazla sigara içenlerde, hiç içmeyenlere göre kalınbarsak kanseri riskinin % 50 daha fazla olduğu gösterilmiştir. 28 yıllık takibin yapıldığı bir çalışmada, çalışmanın başlangıcında sigara içip içmemenin riski arttırmadığı saptanmıştır. Fakat, sürekli sigara içenler ayrı bir grup olarak ele alındığında, diğerlerine göre kalınabarsak kanseri gelişme riskinin % 57-71 daha fazla olduğu saptanmıştır.

Bu yüzyılın ortalarına kadar kalınabarsak kanserinden ölüm oranlarının erkeklerde kadınlara göre daha yüksek olmasının nedeni olarak, erkeklerin daha fazla sigara içmesine bağlanmaktadır. Kalınbarsak kanserinin yaklaşık olarak % 20’ sinin sigara içilmesi nedeniyle geliştiği düşünülmektedir.

Polip alınması (polipektomi)
Yapılan bir çalışmada, kolonoskopik polipektomi sonrasında kalınbarsak kanseri görülme sıklığının % 75 azaldığı gösterilmiştir. Bu da 50 yaşından sonra veya aile hikayesi olan daha genç hastalarda tarama tetkiklerinin önemini göstermektedir.
http://www.canfezasezgin.com/show.asp?icerik=27

Akciger Kanseri Erken Tanı, Tarama ve Belirtileri

Akciger Kanseri Erken Tanı, Tarama ve Belirtileri

Akciğer kanseri, yakın bölgelerdeki lenf düğümlerine veya başka organlara yayılmadan önce nadiren belirti vermektedirler. Bu nedenle hastaların sadece % 15 kadarına erken dönemde tanı konabilmektedir. Lenf düğümlerine yayılmamış akciğer kanserlerinin 5 yıllık yaşam oranı % 50 civarındadır. Ne yazık ki pek çok hastada tanı anında kanser yayılmış durumdadır. Bütün akciğer kanserleri göz önüne alındığında 5 yıllık yaşam oranı % 14’tür.

Akciğer kanserlerinde erken tanı çoğu zaman tesadüfen, başka bir hastalık nedeniyle yapılan incelemeler sırasında konulmaktadır. Örneğin; kalp hastalığı, pnömoni (zatürre) veya bir diğer akciğer hastalığı nedeniyle yapılan akciğer grafisi, akciğer tomografisi, bronkoskopi ( akciğerlerdeki bronş adı verilen hava yollarının kıvrılabilir, ışıklı bir tüp ile görüntülenmesi ), balgamın sitolojik incelenmesi (balgamdaki hücrelerin mikroskop altında incelenmesi ) sırasında teşhis koyulabilir.

AKCİĞER KANSERİNİN SIK GÖRÜLEN BELİRTİ VE BULGULARI

Akciğer kanserlerinin çoğunluğu, genellikle hastalık ilerlemeden önce belirti vermemelerine rağmen, bazı hastalarda erken dönemde belirti veya bulgulara rastlanabilir. Bu belirtilere önem verilmesi ile bazı hastalarda erken dönemde teşhis ve tedavi mümkün olabilmektedir. Aşağıdaki belirtiler mutlaka önem verilmesi gereken belirtilerdir :

• İyileşmeyen öksürük

• Derin nefes almakla ortaya çıkan göğüs ağrısı
• Ses kısıklığı

• Yeni başlayan nefes hırıltısı Yeni başlayan nefes hırıltısı

• Kilo kaybı, iştah azalması

• Kanlı yada paslı balgam

• Nefes darlığı

• Kitle (kanserin deri yada lenf düğümlerine yayılması nedeniyle oluşan boyun veya köprücük kemiği civarında elle hissedilen kitle )

• Nedeni ortaya konamayan ateş

• Bronşit veya zatürre gibi tekrarlayan enfeksiyonlar (akciğerin iltihabi hastalıkları)

Akciğer kanseri uzak organlara yayıldığında aşağıdaki belirtilere sebep olabilir :

• Kemik ağrısı

• Nörolojik belirtiler (bir bacak veya kolun uyuşması, baş dönmesi, göz kararması)

• Sarılık (deri ve gözlerin sararması )

Bu belirtilerin herhangi birisi sizde mevcutsa bir hekime başvurun. Bu belirtiler akciğer kanserinin ilk işaretleri olabilir. Bu belirtilerin bazıları kanser ile ilişkili olmayan diğer bazı hastalıkların da belirtisi olabilir. Ancak bunların akciğer kanseri ile ilişkili olup olmadığını ortaya koymanın tek yolu bir hekime başvurmaktır.

AKCİĞER KANSERİNDE TARAMA TESTLERİ :

Bir hastalığın, belirti olmaksızın araştırılması için yapılan testlere veya incelemelere tarama testleri adı verilir. Akciğer kanserleri genellikle belirti oluşturmadan önce akciğerlerin dışına yayıldığından akciğer kanserlerinin erken tanısı için etkili bir tarama programı pek çok hayatı kurtarabilir.

Akciğer grafisi ve balgam sitolojisi (balgamda kanser hücrelerinin mikroskopik olarak aranması) yıllardır kullanılmaktadır. Ancak ne yazık ki bu testler hastaya tedavi şansı tanıyacak kadar erken dönemde tanı koyduramamaktadır. Bu nedenle akciğer kanseri taraması genel halk için, hatta risk faktörü yüksek olan sigara içicilerinde bile rutin olarak uygulanmamaktadır.

Son yıllarda yapılan araştırmalarda spiral veya helikal düşük doz bilgisayarlı tomografi yönteminin, sigara içicilerinde erken akciğer kanseri taramasında başarılı olduğu gösterilmiştir. Ancak bu yöntemin hayat kurtarıcı olup olmadığı günümüzde kesinlik kazanmamış olup çalışmalar devam etmektedir. Akciğer kanserinin erken tanısı için bronş hücrelerindeki DNA (hücre çekirdeğindeki kalıtım ile ilgili yapı) değişikliklerini ortaya çıkaran yeni testlerde hazırlanmıştır ancak bu yöntemlerin hiçbiri günümüzde rutin olarak kullanılmamaktadır.

AKCİĞER KANSERİ TANISI NASIL KOYULUR 

Hastanın sorgulanması ve fizik muayenesi: Hastanın sorgulanması; hekimin, hastanın sağlığı ile ilişkili sorular sorarak risk faktörlerinin ve hastalık belirtilerinin var olup olmadığını ortaya çıkarmasıdır. Fizik muayenede ise hekim hastayı muayene ederek akciğer kanserlerinin somut belirtileri ve diğer sağlık problemleri ile ilişkili bilgi edinmeye çalışır.

Görüntüleme testleri: Görüntüleme testleri ile; x-ışınları, manyetik alan, ses dalgaları yada radyoaktif maddeler kullanılarak vücudumuzun içinin farklı özellikler taşıyan resimleri oluşturulur. Bazı görüntüleme yöntemleri akciğer kanserlerinin araştırılmasında ve kanser varlığında kanserin yayılmış olup olmadığının gösterilmesinde kullanılır. Akciğer grafileri akciğerde bir kitlenin yada lekelenmenin olup olmadığını ortaya koymak için çekilir. Bu testleri şöyle sıralayabiliriz:

1- Bilgisayarlı Tomografi (BT) Bir tümörün boyutları, şekli ve bulunduğu yeri hakkında daha sağlıklı bilgiler vermektedir. Ayrıca, akciğer kanserinin yayılması nedeniyle büyümüş olan lenf düğümlerinin gösterir. Erken evre akciğer kanserlerinin tanısında bilgisayarlı tomografi incelemesi, x-ışını ile çekilen rutin göğüs grafilerine kıyasla çok daha duyarlıdır. Bu inceleme ile aynı zamanda karaciğer, böbrek üstü bezleri, beyin ve akciğer kanserinin yayılabileceği diğer iç organlardaki kitlelerde taranabilir. Bilgisayarlı tomografi, vücudun çevresinde dönerek x-ışınları ile çeşitli açılardan resimler alabilen bir makinedir. İşlemi takiben alınan resimler bir bilgisayar aracılığı ile birleştirilir ve ayrıntılı kesitsel görüntüler elde edilir.

2- Manyetik Rezonans görüntüleme (MRI) incelemesinde, güçlü manyetik ve radyo dalgaları ile birlikte bir bilgisayar kullanılarak ayrıntılı kesitsel görüntüler elde edilir. Bu görüntüler bilgisayarlı tomografi ile elde edilen görüntülere benzer. Ancak bu yöntem akciğer kanserinin özellikle beyin ve omuriliğe yayılımının gösterilmesinde kullanılır. Bilgisayarlı tomografinin aksine, manyetik rezonans incelemesinde x-ışınları kullanılmaz. Bu nedenle radyasyon tehlikesi yoktur. Fakat yaratılan güçlü manyetik alan nedeni ile çekim esnasında hastanın üzerinde metal eşya olmamasına dikkat edilmelidir.

3- Pozitron Emisyon Tomografi (PET) incelemesinde kanserli dokularda toplanan, şeker molekülüne bağlanmış düşük doz radyoaktif bir madde kullanılır. Bu yöntem, akciğer kanserlerinin evrelenmesinde Amerikan gıda ve ilaç idaresi (FDA) tarafından onaylanmıştır. Kanser tanısından ziyade, saptanan kanserin evrelendirmesinde kullanılmaktadır.

4- Kemik sintigrafisi: Bu incelemede damar yoluyla verilen bir radyoaktif madde kullanılır. Bu madde kemiklerde kanserin yayılmış olduğu anormal bölgelerde toplanır. Ancak kanser dışında diğer bazı hastalıklarda da (kırık, kireçlenme bölgeleri vs...) bu yöntem ile anormal sonuçlar elde edilebilir. Kemik taramaları özellikle küçük hücreli akciğer kanserlerinde rutin olarak yapılır. Küçük hücreli olmayan akciğer kanserlerinde, diğer tetkikler ile kemik yayılımı olduğuna dair şüpheli bir durum olduğu takdirde kemik taramaları yapılır.

Balgam sitolojisi: Bu yöntem ile mikroskop altında balgam örneği incelenerek balgamda kanser hücrelerinin var olup olmadığı araştırılır. Duyarlı bir yöntem değildir.

İğne biyopsisi: Bu işlem bronkoskopi ile tanısı konamayan, bronkoskopinin ulaşamayacağı bölgelerde yerleşmiş akciğer kanserlerinin tanısında kullanılmaktadır. Fluoroskopi adı verilen ve x-ışınları ile bir ekranda görüntü elde eden bir yöntemin yardımı ile veya bilgisayarlı tomografi kullanılarak akciğerdeki kitleye bir iğne ile girilir. Fluoroskopinin aksine bilgisayarlı tomografide sürekli bir görüntü elde edilemediğinden iğne kitle yönünde ilerletildikten sonra bir görüntü alınır ve bu görüntüye dayanarak iğne ilerletilir. Bu yöntemde, iğne kitlenin içine girene kadar görüntüleme birkaç kez tekrar edilir. Kitleye girildikten sonra kitleden parça alınarak mikroskop altında kanser hücrelerinin varlığı araştırılır. Sık olarak kullanılan daha duyarlı bir yöntemdir.

Bronkoskopi: Akciğer kanseri tanısının konması için en sık kullanılan yöntemdir. Rahatsız edici bir işlem olması nedeni ile işlem öncesinde hastaya sakinleştirici ilaçlar verilir. Sonra, fiberoptik yapıda kıvrılabilen ışıklı bir tüp ağız yoluyla akciğerlerin bronş adı verilen büyük havayollarına ilerletilir. Bu yöntemle merkezi yerleşimli tümörler çıplak gözle görülebilir. Aynı zamanda akciğerlerden biyopsi (parça) yada sıvı örneği alınıp mikroskop altında incelenmesi de mümkündür.

Mediastinoskopi: Bu işlemde genel anestezi altında hasta uyutularak boyundan küçük bir kesi yoluyla göğüs kemiğinin arkasına ışıklı dar bir tüp ile girilir. Bu tüpün içinden geçirilen çeşitli aletler ile mediasten adı verilen akciğerlerin arasındaki orta boşlukta yer alan mediastinal lenf düğümlerinden doku örneği alınır. Bu doku örneklerinin mikroskop altında incelenmesi ile kanser varlığı gösterilebilir. Mediastinoskopi özel durumlarda kullanılan bir işlemdir. Her hastaya yapılmamaktadır.

Kemik iliği biyopsisi: Daha çok küçük hücreli akciğer kanserinin evrelendirilmesinde kullanılmaktadır. Bir iğne yardımı ile kemik iliğinden yaklaşık 2 mm genişliğinde ve 2 cm uzunluğunda silindirik parça alınır. Parça genellikle kalça kemiğinin arkasından alınır ve mikroskop altında kanser hücresi içerip içermediği araştırılır.

Kan testleri: Akciğer kanserinin karaciğere yada kemiklere yayılıp yayılmadığını veya bazı paraneoplastik sendromların varlığının göstergesi olabilecek bulguları ortaya koyabilmek amacıyla kan testleri yapılabilir.

KANSERDE TAMAMLAYICI YAKLAŞIMLAR

KANSERDE TAMAMLAYICI YAKLAŞIMLAR

Ağrı, duygu bozuklukları ve endişede tamamlayıcı tedaviler

Kanserli hastalarda çeşitli dönmelerde ağrı, endişe ve duygulanım bozuklukları sık olarak ortaya çıkmaktadır. Kanser tanısının konmasından sonra tanıya bağlı, seçilecek tedavi yaklaşımı, hastalığın tekrarlaması veya takipte yapılan tetkik ve muayenelere bağlı kişide endişe ve moral bozukluğu dönemleri sık olarak karşımıza çıkmaktadır. Hastalığın tanısı veya tedavisi için uygulanacak cerrahi veya biyopsi gibi işlemler ile kemoterapiye bağlı ağrı, sıkıntı, bulantı ve kusma gibi yakınmaların olması beklenmektedir. Hastalığın ileri safhalarında ağrı, sıkıntı ve moral bozukluğu gibi yakınmaların giderilmesi uygulanacak tedavinin başarısı ve yaşam kalitesinin iyileştirilmesi açısından önemli bir hedef haline gelmektedir.

Standart tedavi yaklaşımları bu yakınmaların azaltılmasında bazen başarılı olamamakta veya yan etki nedeni ile uygulanamamaktadır. Akupunktur, masaj ve akıl-vücut teknikleri ve diğer tamamlayıcı tedavi yöntemleri, bu yakınmaların azaltılması açısından yararlı olabilmektedir. Tamamlayıcı tedavi ile alternatif tedavi arasında ayırımını iyi yapılması gereklidir. Alternatif tedavi yöntemlerinin çoğu sahteciliğe dayanmakta olup, kişiye de zarar verebilmektedir.

Günümüzde bilimsel olarak etkinliği gösterilmiş tamamlayıcı tedavi yöntemleri ile konvansiyonel tedavi yöntemlerinin birleştirilmesiyle integratif tedavi olarak isimlendirilen yöntem geliştirilmiştir. Müzik, masaj tedavisi ve akupunktur gibi tamamlayıcı tedavi yöntemlerinde hasta pasif rol oynarken, kendi kendini hipnoz, yoga ve meditasyon gibi yöntemlerde hasta aktif olarak rol oynamaktadır. Aşağıda kanserli hastaların bazı yakınmalarının giderilmesi için uygulanabilecek tamamlayıcı tedavi yöntemlerinden bahsedilmektedir.

KANSER İLE İLİŞKİLİ AĞRI

Kanserli hastalarda ağrı sık olarak görülmekte olup, tanı veya tedavi işlemlerine bağlı, doğrudan kanser kitlesinin çevre dokulara basısına veya organı çevreleyen zarı germesine bağlı veya tedavilere bağlı olarak gelişebilmektedir.
Orta veya şiddetli derecede ağrısı olan hastalarda akupunktur, masaj, hipnoz ve gevşeme gibi tamamlayıcı tedavi yöntemlerinin uygulanması önerilmektedir. Bu yöntemlerin uygulanmasında hastanın isteği, yöntemin zarar-yarar oranının değerlendirilmesi gibi faktörler göz önüne alınmalıdır.

İşleme bağlı ağrı: tamamlayıcı tedavi yöntemleri bu konuda yardımcı olabilmektedir. Özellikle işleme bağlı ağrı duyulması ve şiddetinde korku, endişe ve şiddetli ağrı duyulacağı beklentisi önemli rol oynamaktadır. Bu durum, işlem esnasında gereksiz yere yüksek miktarda ağrı kesici ve sakinleştirici ilaç kullanılmasına ve işlem esnasında hasta ile yeterince işbirliği yapılamamsına neden olmaktadır. Lomber ponksiyon, kateter takılması, kemik iliği aspirasyon ve biyopsisi, endoskopi, meme ve cilt biyopsisi gibi işlemler esnasında tamamlayıcı tedavi yöntemi uygulanmasının yararlı olduğu gösterilmiştir. Çocuklarda yapılan bir çalışmada kemik iliği aspirasyonu öncesinde hipnoz veya bilişsel davranış tedavisi yapılmasının ağrı şiddetini azaltmada yararlı olduğu gösterilmiştir. Her iki tedavi yaklaşımı endişe ve stresi azaltarak etki göstermekte olup, hipnozun etkinliği daha yüksek bulunmuştur.

Hastalar girişimsel işlem, kemoterapi veya radyoterapi öncesinde uygulamak üzere kendi kendini hipnoz ve gevşeme teknikleri gibi akıl-vücut yöntemleri öğrenebilirler. Bu tekniklerin öğrenmesi hızlı ve kolay olmaktadır. Ayrıca sık olarak kemik iliği aspirasyon ve biyopsisi yapılan çocuk kanser hastalarında da yararlı olabilmektedir.

Müzik tedaisi de bu konuda yararlı olarak kullanılan bir diğer tamamlayıcı tedavi yöntemidir. Fakat hastaların çoğunluğunun müzik tedavisi yerine ağrı kesici uygulama yapılmasını tercih ettikleri unutulmamalıdır. Bu konularda hastanın tercihi ile yapılması planlanan işlemin ağrı şiddeti büyük önem taşımaktadır. Günümüzde çoğunlukla konvansiyonel yöntemlerle yukarıda bahsedilen yöntemler birlikte kullanılmaktadır.

Kanser kitlesinin tutulumuna bağlı ağrı: kanser ağrısının çoğu kanser kitlesinin çevre doku veya organlara basısı ile sinirlere basısından kaynaklanmaktadır. Omuriliğe bası yapan omurga kemiğinde bulunan kanser kitlesinin tedavisinde steroid tedavisi, radyoterapi, kemoterapi veya cerrahi gibi işlemlerin biri veya bir kaçı kullanılmaktadır. Kanser kitlesine komşu organların tıkanması ile oluşan kanser ağrısının tedavisinde cerrahi girişim ön planda düşünülmektedir. Ek olarak ağrı kesici tedavilerin de kullanılabilir. Bahsedilen ani çıkan bu ağrıların tedavisinde tamamlayıcı tedavi yöntemlerinin tek başına uygulanmasının başarı şansı çok düşüktür ve pratik değildir. Böyle ağrılarda kısa sürede detaylı araştırmalar yapılıp uygun tıbbi tedavinin seçilmesi büyük önem taşımaktadır.

Ağrının akut evresi geçirildikten sonra sağlanan ağrı kontrolünün idame edilmesi büyük önem taşımaktadır. Bu yapılırken tedavinin yan etkileri de olabildiğince az tutulmalıdır. Örneğin kuvvetli ağrı kesicilerden olan opyoidlerin kullanılması ile kabızlık gelişebilmekte, bu da hastaların uzun süreli dışkı yumuşatıcı ve barsak hareketlerini arttırıcı ek ilaçlar kullanmasına neden olmaktadır. Sonuç olarak barsak hareketlerinde bozukluk ek bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Uzun süreli nonsteroid antiinflamatuvar ilaçların kullanılması mide-barsak sisteminde kanamaya neden olabilmektedir. Uzun süreli ağrı ve opyoid ilaç kullanımı depresyona neden olabilmektedir. Bazen de opyoid ilaçlara karşı tolerans gelişmekte ve ilacın dozunun arttırılması veya başka bir ilaç ile değiştirilmesi gerekmektedir.

Bu konuda randomize çalışma olmamakla birlikte uzun süreli ağrısı olan hastalarda tamamlayıcı tedavi yöntemlerinin uygulanmasının opyoid veya nonsteroidal antiinflamtuar ilaç gereksinimini azaltabileceği düşünülmektedir. Özellikle masaj gibi hastanın pasif kaldığı yöntemler yararlı olabilir.

Aktif katılım tercih eden hastalarda ise akıl-vücut teknikleri tercih edilebilir. Gevşeme ve imgesel çalışma ağrı şiddetini ve ağrı kesici ihtiyacını azaltarak ilaçların yan etkilerinde azalma sağlayabilir. Kansere bağlı ağrının tedavisinde hipnoz kullanılması yoğun olarak araştırılmış ve mukozit ağrısı dahil ağrı tedavisinde yararlı olduğu gösterilmiştir. Nöropatik ağrı olarak isimlendirilen sinir kökenli ağrılarda ağrı kesici ilaçların fazla bir etkinliği bulunmamaktadır. Bu hastalarda akıl-vücut teknikleri kullanılarak ağrı eşiği arttırılabilir ve ağrı derecesi azaltılabilir.

Aylarca veya yıllarca uzun süren ağrı, hastada moral bozukluğu ve strese neden olmakta, bu da yakın çevresi ile iletişiminin bozulmasına neden olmaktadır. Bu gibi durumlarda tamamlayıcı tedavi yöntemleri moral bozukluğu ve endişenin azalmasını sağlayarak yaşam kalitesinde düzelme sağlayabilmektedir. Masaj tedavisi veya refleksoloji (ayak masajı) süreğen kanser ağrılarında yararlı olduğu bir çok çalışmada gösterilmiş ve bir çok hastanenin programına dahil edilmiştir. Masaj tedavisi bu konuda deneyimli ve eğitimli kişiler tarafından yapıldığında oldukça güvenlidir. Hastalar masaj tedavisinden sonra rahatlama hissetmektedirler.

Akupunktur; girişim sonrası (örneğin diş çekimi) oluşan akut ağrılarda veya baş ağrısı gibi kronik ağrıların tedavisinde başarılı olarak uygulanmaktadır. Vücut içinde opyoid sinir ileticilerini uyararak ağrıyı azalttığı düşünülmektedir. Akupunkturun kanser ağrısında etkinliği tartışmalı olmakla birlikte bazı çalışmalarda nöropatik ağrı gibi tedaviye dirençli ağrılar dahil, ağrı şiddetinde azalma sağlayarak yararlı olduğu gösterilmiştir. Akupunktur iğneleri insülin iğnesinden ince, steril ve tek kullanımlık iğnelerdir. Bu iğnelerin cilde uygun bölgelere yerleştirilmesi işleminin ağrısı az veya hiç yoktur; dokuya verdiği hasar ise diğer enjeksiyonlara göre daha azdır. Bu nedenle oldukça güvenlidir. Steril olmalarına rağmen nötropenik, trombositopenik veya kalp kapağı bozukluğuna bağlı endokardit riski taşıyanlara uygulanmaması önerilmektedir. En önemli dezavantajı maliyeti ve akupunktur uzmanına sık gitme ihtiyacının olmasıdır.

Kanser tedavisi ile ilişkili ağrı: kemoterapi, radyoterapi ve cerrahi tedaviler sonrası ağrı gelişebilmektedir. Özellikle nöropatik ağrıların tedavisi zordur. Akupunktur torakotomi, mastektomi ve radikal boyun diseksiyonu gibi operasyonlara bağlı nöropatik ağrılarda yararlı olmaktadır. Taksanlar veya platinum grubu kemoterapi ilaçları etkili bir tedavisi olmayan periferal nöropatiye neden olmaktadır. İlaçlara bağlı nöropati yakınmaları aylarca devam edebilmekte ve yavaş düzelme göstermektedir. E vitamimi, alfa lipoik asit ve glutamin gibi diyetsel desteklerin kullanılması yararlı olabilmektedir. Akıl-vücut teknikleri ve masaj gibi yöntemler kanser dışındaki karpal tünel sendromu, şeker hastalığına bağlı nöropati ile HIV ile ilişkili nöropati gibi hastalıklarda araştırılmış ve farklı sonuçlar bildirilmiştir.

Endişe, moral bozukluğu ve diğer duygu bozuklukları: kanser tanısı ve tedavi yaklaşımları, hastaların çoğunda psikolojik bozukluklar gelişmesine neden olmaktadır. Özellikle ölüm korkusu, fiziksel olarak çirkin göründüğünü düşünme, hareketsizlik, çevre insanlarla iletişimin azalması ve ağrı birçok olay hastanın psikolojik durumunu etkilemektedir. Hastaların çoğunda tanı konmamakla birlikte depresyon bulunmaktadır. Böyle hastalarda endişe giderici ilaçlar ve depresyon ilaçları yararlı olabilir. Fakat bazı hastalar tıbbi tedaviden tam yarar görememektedirler. Akupunktur, masaj tedavisi, müzik tedavisi ve akıl-vücut yaklaşımları, gevşeme teknikleri ve meditasyon gibi tamamlayıcı yöntemlerin endişe, depresyon ve sıkıntı gibi yakınmaları azalttığı gösterilmiştir. Ayrıca bir çalışmada bu yaklaşımların olumlu etkilerinin en az 6 ay devam ettiği gözlenmiştir. Hormonal tedavi kullanan meme ve prostat kanserli hastalarda akupunkturun tedavi ile ilişkili duygu değişikliklerini olumlu etkilediği gösterilmiştir. Masaj tedavisi de kişinin kendisini daha iyi hissetmesini sağlamaktadır. Müzik tedavisi de kemik iliği nakli gibi ağır tedavilerde stresin azaltılmasında yararlı bir diğer basit tamamlayıcı tıp yöntemidir.

Tamamlayıcı tedavi yaklaşımlarının hastaya başlanmasından önce panik atak, intihar etme eğilimi gibi ciddi psikolojik sorunlar olup olmadığının değerlendirilmesi açısından psikiyatrik değerlendirme yapılması gerekebilir. Endişe gidericilerin bazı yan etkilerinin olması, depresyon ilaçlarının etkisinin haftalar sonra başlaması nedeni ile tamamlayıcı tedavi yaklaşımları bu tedavilere yardımcı olarak kullanılabilir. Tamamlayıcı tedaviler, hastanın kanser tanısı veya hastalığın tekrarlaması gibi onun moralinin bozabilecek haberlere karşı daha dayanıklı olmasını sağlayabilir.

Uzun süreli psikolojik yakınmaları olan, yoğun endişesi bulunan veya ağır depresyon geçiren hastalarda en önemli tedavi yaklaşımı tıbbi tedavi uygulanmasıdır. Fakat uygun hastalarda tamamlayıcı tedavi eklenmesi ile tıbbi tedavide kullanılan ilaçların dozlarında veya miktarında azalma sağlanabilir. Böylelikle tıbbi tedavilerin istenmeyen yan etkileri azaltılabilir.

Bazı hastalar hastalığa bağlı psikolojik ve fiziksel yakınmaların giderilmesinde çeşitli bitkisel veya diyetsel destekler kullanmaktadır. İnsanlar genellikle bu ürünlerin yan etkisi olmadığını ve tıbbi tedavi ile herhangi bir etkileşime girmediğini düşünmektedirler. Halbuki bütün bu destek ürünleri vücuda girdiğinde biyolojik olarak aktivite göstermekte, vücutta bazı kimyasal olayların başlamasını tetiklemektedir. Bu nedenle kemoterapi, radyoterapi veya cerrahi tedavi planlanan hastaların bu tür ürünleri kullanmamaları yararlı olur. Ayrıca takip eden hematolog veya onkolog kullanılabilecek güvenli ve yararlı olabilecek ürünlerin seçilmesinde yardımcı olabilir. Alınan bitkisel veya diyetsel destek ürünleri ilaçları metabolize eden enzim sistemlerini etkileyebilir, pıhtılaşmayı bozarak kanamaya neden olabilir ve ilaç-bitkisel ürün etkileşimine neden olabilir. St John’s sıvısı birçok ilacın metabolizmasını etkilemektedir.
Kanser hastalarında duygu bozuklukları için kullanılan bitkisel ürünler ve yan etkileri (bu ürünlerin kanser hastalarında kullanılmaması önerilmektedir):

Kava kava: endişe tedavisinde kullanılmaktadır. Santral sinir sistemi üzerine baskılayıcı özellikte olan ilaçlarla birlikte etkileri arıyor ve aşırı baskılanmaya neden olabilir. Ayrıca karaciğer fonksiyonlarını bozabilir.

Efedra: Astım, uyarıcı ve iştah kesici olarak yaygın kullanılmaktadır. Sempatik sinir sistemi uyarıcısıdır. Kalp bozuklukları, nöbet, psikotik bozukluk gelişimine neden olabilir. St. John’s solusyonu: depresyon, mevsimsel duygu bozuklukları ve endişe gibi durumlarda yaygın olarak kullanılmaktadır. Serotonin, dopamin, norepinefrin, gamaamino bütirik asitin geri alımını engelleyerek etki göstermektedir. CYP3A4 enzim sisteminde metabolize olan ilaçların etkinliğini değiştirir. İrinotekan ve tamoksifen isimli ilacın tedavi edici etkisini azaltır.

Valeryan: uyumayı kolaylaştırdığı için kullanılmaktadır. Gamaamino bütirik asit ve benzodiazepin yolağı üzerinden etkisini gösterdiği düşünülmektedir. Barbitürat ve benzodiazepinlerle birlikte kullanıldığında her ikisinin etkinliği artmakta ve aşırı uyku hali oluşabilmektedir. Ayrıca kullanımı kesildiğinde kesilme sendromu olarak isimlendirilen bağımlılık bulguları gözlenir.

Passionflower: uykusuzluk, endişe, nöbet, sinir ağrısı, opyat veya benzodiazepin gibi ilaçların kesilme yakınmalarının azaltılmasında kullanılmaktadır. Gamaamino bütirik asit reseptörlerini uyararak etki gösterdiği düşünülmektedir. Santral sinir sistemi üzerinde etkili olan ilaçların uyuşturucu etkinliğini arttırır.

Ginkgo biloba: unutkanlık, çevresel damar sistemi hastalıkları, seksüel bozukluk ve saç dökülmesi için kullanılmaktadır. Zihinsel düzelme, günlük yaşamsal aktiviteler ile duygu durumunda düzelme sağlamaktadır. Kanama ve nöbete neden olduğu vakalar bildirilmiştir.

Kanser hastalarında duygu bozuklukları için kullanılan diyetsel destek ürünleri:

S-adenozil metiyonin: standart trisiklik antidepresanlara eşdeğer düzeyde antidepresan aktiviteleri bulunmaktadır. Bipolar hastalarda manik atağı başlatabilmektedir.
Fenilalanin: monoamino oksidaz inhibitörlerinin etkilerini arttırabilir. Omega-3 yağ asitleri ve özellikle dokosaheksaenoik asit duygu durumunu düzenleyicidir.

Düşük folat düzeyi: fluoksetin tedavisine yetersiz yanıt ile ilişkilidir. Saptanırsa hastaya folat verilmelidir.

Diyetsel destek ürünlerinin yararı olabilmekle birlikte önemli sorunları da beraberinde getirmektedirler. Hastaların bu ürünlerin doğal oldukları ve hiç bir yan etkileri olmadığı gibi yanlış bir düşünceleri vardır. Ürünlerin standardizasyonunun olmaması, üretim esnasında denetimin yetersiz olması, içeriğin ve aktif maddenin miktarının değişkenlik gösterebilmesi gibi ciddi sorunlar bulunmaktadır. Bütün bu sorunlar nedeni ile tıbbi tedavi esnasında ek olarak destek ürünlerin kullanılması ile önceden kestirilemeyen yan etkiler ve etkileşimler olabilmektedir.

Daha önceden antidepresanların etkisini arttırmak için yaygın olarak kullanılan triptofan, üretimde kontaminasyona bağlı eozinofili-myalji sendromuna neden olduğu için A.B.D.’ lerinde uzun süredir satılmamaktadır. St. John’s solüsyonu da irinotekan alan hastalarda ilacın etkinliğini düşürmektedir. Kanser hastaları bitkisel kökenli ilaçları veya diyetsel destekleri almadan önce tedavileri ile etkileşimi hakkında araştırma yapmalı ve ondan sonra karar vermelidir.

Sonuç olarak tamamlayıcı tedavi yöntemleri bazı hastalarda yararlı olabilir. Fakat yarar görecek hasta grubunun daha önceden belirlenmesi maalesef mümkün değildir. Akıl-vücut teknikleri, masaj tedavileri gibi tamamlayıcı tedavi yöntemleri güvenlidir ve A.B.D.’ nde lisanslı uygulayıcılar tarafından yapılmaktadır. Akupunktur da düşük riski ile uygulanan bir diğer yöntemdir.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...