3 Şubat 2011 Perşembe

Gizli astım

Gizli astım


Astım, tüm dünyada ve ülkemizde en çok görülen solunum yolları hastalığıdır. İstatistiklere göre, çocukların yüzde 10-15’ i, erişkinlerin yüzde 5’ i astımlıdır ve Türkiye’ de 4-5 milyon kadar astımlı olduğu tahmin edilmektedir.
Çok farklı klinik tablolarla karşımıza çıkan astımın türlerinden biri de gizli astım’dır. Henüz, tipik astım belirtileri göstermeyen, fakat ileri yıllarda astım gelişme riski yüksek olan kişiler gizli astımlı olarak adlandırılır.
Saman nezlesi veya egzama gibi alerjik hastalıkları olanlarda gizli astım ihtimali yüksektir. Çocukluk döneminde besin ve ilaç alerjisi olanlar da gizli astımlı olarak kabul edilir. Son senelerde obez olanlarda astım riskinin yüksek olduğunu gösteren pek çok çalışma vardır.
Gizli astımlılarda solunum yollarının viral enfeksiyonları daha çok görüldüğü gibi daha uzun ve daha şiddetli belirtiler verir. Gülmek, ağlamak, şarkı söylemek; soğuk veya kirli havaya maruz kalmak; soğuk yiyecek veya içecekler öksürük veya gıcık hissine yol açabilir.
Gizli astımlıların erkenden tanınıp gerekli tedbirlerin alınmasıyla bu kişilerde astım gelişmesini önlemek mümkün olabilir:
Astım gelişme riski, anne veya babasının birinde alerjik bir hastalık olan çocuklarda yüzde 30 iken, her ikisinde de alerjik hastalık olanlarda yüzde 50’ye kadar çıkar.
Gizli astım nasıl teşhis edilir?
    * Alerjik deri testleri: Kolun iç tarafına alerjen maddeler damlatılarak özel bir iğne ile deri çizilir ve alerjenin deri içine sızması sağlanır. 20 dakika sonra deride meydana gelecek olan kızarma ve kabarmalar değerlendirilir. 3 milimetreden daha büyük reaksiyonlar kişinin o maddeye karşı alerjik olduğunu gösterir. Deri testleri ile alerjik oldukları belirlenen kişilerde astım ortaya çıkma riski yüksektir.
    * Kanda IgE ölçümü: İmmunglobulin E veya kısa adıyla IgE, vücudumuzun alerjen maddeye karşı oluşturduğu özel bir antikordur. Normal insanların kanında çok düşük miktarlarda IgE bulunur. Kanlarında IgE düzeyleri yüksek olanlara atopik kişi denir, bunlar astım adaylarıdır. Kordon kanında IgE’ si yüksek olan bebekler de gizli astımlı olarak kabul edilebilir.
    * Solunum provokasyon testleri: Histamin isimli kimyasal bir madde solunum yoluyla giderek artan dozlarda verilerek bronşlarda meydana gelen daralma solunum fonksiyon testleri ile ölçülür. Bu test yardımıyla solunum yollarının hiperreaktif (aşırı duyarlı) olup olmadığı belirlenir.  Gizli astımlılarda en düşük histamin dozlarında bile aşırı bronş daralması meydana gelir.
 Gizli astımın önlenmesi mümkün mü?
Astım gelişme riski yüksek olanların aşağıdaki tavsiyelere uymalarında yarar vardır:
    * Sigara içmeyin ve sigara içilen ortamlarda bulunmayın.
    * Hava kirliliği olan ortamlardan uzak durun.
    * Evlerinizi havalandırın. Nem miktarını yüzde 50’ nin altında tutmaya çalışın.
    * Evde kedi, köpek gibi tüylü hayvan beslemeyin.
    * Yatak odasında halı, kilim, koltuk, kütüphane gibi fazla eşya bulundurmayın.
    * Düzenli spor (özellikle de yüzme) yapın.
    * A, C ve E vitamini gibi antioksidanlar ve selenyum gibi mineralleri içeren yeşil sebze, meyve ve deniz ürünlerini bol yiyin.
    * Katkı maddeleri ve GDO’ lu yiyecek ve içeceklerden uzak durun.
    * Kilonuz boy ve yaşınıza uygun olsun.
    * Gelişigüzel ilaç kullanmayın.
    * Alerjen ve tahriş edici maddelerden uzak kalın.
    * Bebeğiniz varsa, en az 6 ay anne sütü almasını sağlayın. Erken yaşta yuvaya gönderin.

Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta

ahmetrasimk@mynet.com

Çağdaş Esaret GDO

Çağdaş Esaret  GDO

"Bu bir beslenme kitabı değil, karşı olup olmamakla ilgili bir mesele de değil! Bu kitap geleceğimizi ipotek altına sokmaya çalışanlara bir başkaldırıdır. Tohumumuza el konulduğu zaman biz köleyiz. Bu yüzden 'çağdaş esaret'" Prof. Dr. Kenan Demirkol GDO'ların kirli yüzünü teşhir ediyor...iybilgi özel




GDO: Çağdaş Esaret Prof. Dr. Kenan Demirkol, ‘GDO: Çağdaş Esaret’ kitabı ile akademik kapitalizmin kirli yüzünü teşhir ediyor… GDO’ların ve patentlenmiş tohumların tarımsal üretime taşınmasının, gizlenemeyecek sonuçlarını ortaya koyuyor. GDO’ların yaygınlaşmasından ve o nedenler artan tarımsal ilaçlamadan sonra alerjide, kısırlıkta, kanser risklerinde, antibiyotiklere direnç geni gibi sağlık sorunlarında gözlenen değişmeler, artışlar kitapta açıkça ortaya konuyor. Kitap 'Kaynak Yayınları'ndan yayımlandı.
Bilimsel gelişmelerin sağladığı olanakların, emperyalist tekellerin yaşamın tüm örgütlenmesine el koyma ve sömürülerini yoğunlaştırma çabaları yönünde kullanılmalarını bilim(!) adına destekleyen “bilimci” tavra en ciddi yanıtlar bu kitapta…
Demirkol, söyleşimizin başında GDO'lar konusunu tek cümle ile özetledi ve "GDO (Genetiği Değiştirilmiş Organizma) tek boyutlu bir şey değil! Ancak tek cümlede özetlemek gerekirse insan hayatını ve doğayı hiçe sayarak egemenlik kurma savaşı" dedi. 
1980'li yıllarda ilk kez Amerika'da canlı bir varlığa patent alma hakkı tanındığını ifade eden Demirkol, bu sayede canlı bir varlık olan bitkinin genetiği değiştirilerek bitkinin patent hakkının elde edilmiş olduğunu dile getirdi.
Gıdanın özellikle 1950’lerden itibaren Amerika’da silah olarak keşfedildiğini belirten Demirkol, gıdayı nasıl silah olarak kullandıklarını şöyle anlattı: "Bugüne kadar kademe kademe bunu daha da etkin kılmaya çalıştılar. Bunun çok tipik bir örneği 1970’te ortaya çıkan petrol krizi sonrası Roma’da yapılan dünya gıda konferansında açlık çekilen 30 ülkeye tarımsal yardım yapılması kararı alınmak üzereyken Amerikan tarım bakanının toplantıya girmeyip, dışişleri bakanı Kissenger’in toplantıya gidip tarım yardımını gıda yardımına dönüştürmesidir. Ancak bu yardım için bir koşul şart konulmuştur.  'Doğum kontrolü yaparsanız biz de size gıda yardımı yaparız' Diye şart koştukları koşulla gıda, ülkelere istediğini yaptırabilmek için bir baskı unsuru yani bir 'silah' olmuş oldu."
İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı’nda öğretim üyesi Prof. Demirkol’a, GDO’lardan kurtulmanın yollarını ve GDO: Çağdaş Esaret kitabını okuyanların hayatlarında nasıl bir değişim olacağını sorduk.
Kitabınızın giriş bölümünü okurken, özellikle Arjantin ve soya konularında sanki Türkiye'de yaşanan olayları okur gibi oldum. 15 yıl önce Arjantin’de GDO’lu soya üretimi başlayıp piyasaya sürüldükten sonra Türkiye’de de aynı zaman diliminde soya ve soya ürünleri ön plana çıkmış ve yoğun reklâmlarla halka pazarlama çalışmaları yapılmıştı. Bu bir tesadüf mü yoksa arada bir gen(!) bağı var mı?
Tesadüf değil! Bu gelişmeler birbirine zincir halinde bağlı, Türkiye’ye 12 yıldır GDO’lu gıda giriyor çünkü bunu engelleyecek bir yasa yok!
Yani biz bilmeden yediğimiz GDO’lu gıdalar sebebi ile GDO’nun  sebep olduğu tüm risklerin altına girmiş oluyoruz.
Elbette… Aslında öncelikle Amerikan halkı, dünyanın en mazlum halkı, Amerika’da halen GDO’lu ürünler üzerinde GDO’ludur yazma zorunluluğu yok. Arjantin'de de aynı şekilde. Günümüzde Türkiye'deki market raflarından satın alınan hazır çorbadan bisküviye kadar ortalama 1000 çeşit gıda maddesinde GDO var!
Peki, bu GDO’lu gıdaları yemek istemiyorsak nasıl engelleyeceğiz?
Tek yol satın almamak!
Yani tüketiciler hazır gıdalara karşı boykot mu uygulayacak?
Ben tüketici lafını kullanmıyorum, biz dünyayı tüketmiyoruz, üretenler tüketiyor ve yine onlar bize bu tüketici yakıştırmasını yapıyor. Biz bu ürünleri kullanmayacağız yani kullanım boykotu uygulayacağız…
Kitabı okurken her sayfada öğrendiğimiz yeni bilgilerle her defasında ayrı bir şok yaşıyoruz. Kitabınız yayınlanmadan önce de GDO’lar konusunda medya-basın organlarında ve çeşitli konferanslarda halkı bilgilendirmek için büyük zaman ve emek harcadınız. Biz halkın içinden gelenler olarak bu şokları yaşarken ‘Biyogüvenlik Yasası’nı onaylayan vekillerimiz buradaki bilgilerden hiç haberdar olmadılar mı?     
Bir ‘Biyogüvenlik Yasası’ çıktı. 2004 yılından beri bekleyen yasa 2010’da çıkabildi. Yasa çıkmadan önce GDO’nun ithalatı ile ilgili bir yönetmelik çıktı. Aslında yönetmeliğin hangi yasaya dayandığı da belli değil, ortada kalan bir şey!
Tarım Bakanlığı ısrarla GDO’ların ülkeye sokulmaması için bu yasayı çıkardık diyor. Biz de ısrarla hayır ithalatı meşrulaştırıyorsunuz demiştik ve gerçekten de meşrulaşmış oldu! Nitekim yönetmelik çıktıktan sonra Mart 2010’a kadar 240 bin ton GDO’lu ürün ülkemize girdi.
Yönetmeliğin Ekim 2009’dan itibaren defalarca değişmesi de ilginç değil mi?
28 Nisan 2010’da tekrar değişti, yönetmelikte daha önce “İnsan ve hayvan sağlığında kullanılan antibiyotiklere karşı direnç geni içeren GDO’ların ithalatı yasaktır.” ibaresi kaldırıldı. Bakın bu bile ülkemiz için büyük bir zarar. Çünkü bu karar en çok kullanılan antibiyotik direnç geni “kanamisin” antibiyotiğine karşı. Kanamisin yaygın kullanılan bir antibiyotik değil ama mevcut tüberküloz ilaçlarına direnç geliştirmiş verem vakalarında yedek saklanan bir antibiyotik. Yani son silah!
Dünyada her yıl 8 milyon yeni tüberküloz hastası vakası oluyor, giderek mevcut tüberküloz ilaçlarına dirençli vakalar ortaya çıkıyor. Tüberküloz Türkiye’de de insan sağlığı için halen büyük bir sorun. Ayrıca, büyük baş hayvanlarımızın büyük bir bölümü de tüberküloz! Dolayısı ile bu Türkiye için halen bir sorun ve böyle olduğu halde son kalan koruyucu silaha karşı direnç geliştiren genlerin insanlara ve hayvanlara yedirilmesi büyük bir toplumsal sağlık sorunudur. İzmir’de yapılan bir çalışmada kanamisin direnci görülmüştür. 
Bunun daha da ilginci biyolojik silah kullanıldığında, kullanılan bakterilerin de aslında tek tedavisi kanamisinle mümkün.
Aslında Amerika şunu demek istiyor olabilir: “Ben gelecekte senin üzerine biyolojik bir bomba atacağım, o zaman senin tedavin mümkün olmasın! Şimdiden kanamisin direnci oluşsun. O bombayı attığım da da senin yaşama şansın kalmasın.
Bu çok acı bir gerçek! Böyle bir durumda Parlamento, nasıl olur da onu seçenlerin sağlığı ile oynayabilir. Ben bir hekim olarak bunu algılayamıyorum! Anlaşılan ne büyük baskılar veya ne tür çıkar ilişkileri var ki böyle bir yasa çıkabiliyor?


 

 GDO: Çağdaş Esaret" kitabını okuyanlar sizin gözünüzle ne kazanacaklar?
Birincisi, son on yıllar içerisinde hızla yaygınlaşan kanserin sebeplerinden birini öğrenmiş olacaklar. Dolayısı ile kansere veya başka hastalıklara yakalanmamak için daha doğal nasıl beslenirim? sorusu uyanacak. Çünkü öncelikle tüm insanlarda bu sorunun uyanması lazım, çünkü insan uyanmadan cevap aramıyor. Hazır verilen cevapları beyin algılamıyor. İlk önce insanın beyninde bir soru oluşacak ki aldığı cevabı da değerlendirebilsin.
Yani kitabı okuyanlar, bugün marketten bir alışveriş yaptığımda ne tür risklerle karşı karşıyayım, kendimi, çocuğumu ve ailemi nasıl korurum? sorularını sormaya başlayacaklar ve ondan sonra da arayışa girecekler, önemli olan bu!
İkincisi,  Türkiye’de 13 bin bitki çeşidi var, bunun üçte biri sadece Anadolu topraklarına mahsus. Peki, bu kadar bitki çeşidi olan bir coğrafyada yaşayan ben niye sebze tohumlarımın yüzde seksen beşini ithal etmek zorundayım?  Neden İsrail ve Hollanda’dan gelmiş besin değeri çok düşük domates yemeye mahkûmum? Niye Çanakkale domatesini doya doya yiyemiyorum? Sebze tohumlarının yüzde seksen beşini ithal ederken bunun yanında gelecekte buğdayın anavatanı olan Anadolu’da kendi buğdayımı mı kullanacağım yoksa buğday tohumuma da birileri el mi koyacak?
Tohumunuza egemen olan size egemendir. Gelecekte buğday tohumunu Amerika’dan yada İsrail’den almak zorunda kalırsanız o zaman bu ülkelere nasıl kafa tutacaksınız? Bağımsız bir ülke olduğunuzu nasıl savunacaksınız?
Artık ülkeleri asker gücüyle istila etmeye gerek yok. Tohumla istila etmeniz yeterli!
Bu bir beslenme kitabı değil, karşı olup olmamakla ilgili bir mesele de değil! Bu kitap geleceğimizi ipotek altına sokmaya çalışanlara bir başkaldırıdır. Tohumumuza el konulduğu zaman biz köleyiz. Bu yüzden 'çağdaş esaret'.

www.iyilikguzellik.com özel Nihal Doğan

Sabuna ihanet etmeyin!

Sabuna ihanet etmeyin!


Gün geçmiyor ki doğal; insan dostu bir gıdanın veya malzemenin bambaşka bir hale geldiğine şahit olmayalım! Sabun da bunlardan biri... 
Sabunu seven ona hayran olan ve her kullandıkça önemini daha iyi anlayan biriyim. Uzun zamandır da sabun konusunda “tarifsiz acılar” içindeyim… Sabun, hele de “doğal sabun” değişti, bozuldu bu değerin içi boşaltıldı. Doğallık hesabına sığınacak birkaç dalı kalmış olan bizleri resmen ve fiilen aldatıyorlar. Geleneksel yolla sabunlaştırılmamış, kimyasal çorbaları sabun diye önümüze koyuyorlar. Hele hele son günlerde zeytinyağının önemi ortaya çıkınca, içine kattıkları birkaç damla zeytinyağı ile bu kimyasal çorbalar “zeytinyağlı doğal sabun” oldu. Bir de cildin dostu “defne”nin birkaç damlası ile elde edilen “defneli sabun”lar piyasayı doldurdu. Bütün bunlara ilaveten, sabun yapımını uzaktan yakından hiç bilmeyen imalatçıların cahilce hazırladıkları “ev sabunu” cildi de yürekleri de yakıyor…
Sabunun eski Osmanlı tıbbında çok önemli bir yeri var. Temizlik denince akla sabun gelir. Yüz ve vücut, çamaşırlar ve bulaşıklar bu “mucize temizleyici” ile yıkanır. Bu sebepten Osmanlı’da sabun imalatı çok gelişmiş, kalitesi yükseltilmişti. Devlet hesabına sabunun kontrolünü yapanların yanı sıra, alıp satanlar ve tüketiciler bu kaliteyi test edebilecek düzeyde idiler. Bu sebepten, kaliteli sabunlar yüksek fiyata satılabiliyordu.
Sabunun ilk ortaya çıkması hikâyesinde hep aynı şey anlatılır; Roma imparatorluğu döneminde, tapınakların yakınındaki nehirlerde çamaşır yıkayan kadınlar, tapınaklarda kurban edilen hayvanların yağları ve odun küllerinin sabunlaşarak çamaşırları tertemiz yapması ile sabunu fark etmişler.
Hâlbuki yazılı kaynaklar, sabunu, ilk kez Sümerlerin MÖ 4000 yıllarında kullanmaya başladıklarını; Mezopotamya’da iyice gelişmiş olan dokumacılık sanatında iplik ve kumaşların yıkanması için sabun, potas ve şap kullanıldığını belirtir. MÖ 2500 yıllarında Sümerlere ait kil levhalar üzerindeki yazılarda sabun yapılması ile ilgili yazılara rastlanılmıştır. Sıvı yağlarla sabun yapımı hakkındaki bilgileri de Antik Mısır’da buluyoruz.  Orta Asya kökenli olan ve ham yünden üretilen keçenin üretim aşamasında sabunlu suyun kullanılması, Orta Asya ile de bir bağlantısı olduğunu gösteriyor. Bütün bu bilgiler, bize sabunun tarihinin çok eski olduğunu, 6.000 yıldır insanların çeşitli maddeleri kullanarak sabun ürettiklerini gösteriyor.
Bu “yağı yağla yıkamak” formülündeki mucizevî temizleyici,  insanın hayatına en güzel şeklide girmiş ve insanlar tarafından en güzel şekle getirilmişti. Eski sabun imalatçıları, imalathanelerinde, ellerinde bulunan hayvanın iç yağlarını veya zeytinlerin sıkılmasıyla çıkarılan zeytinyağından geri kalan tortulu yağlı kısmı kullanırdı. Bu yağlar, içinde alkali madde olan bitkilerin külleri, potas, şap, bor, borit veya sodyum hidroksit ihtiva eden doğal minerallerle kazanlarda kaynatılarak sabunlaşması sağlanırdı.  Zamanla sabunlaşmayı sağlayacak sodyum hidroksit (kostik) ayrıştırılarak elde edildi. Sabun elde edilirken, bu madde çok dikkatle, sadece sabunlaştıracak kadar konulur ve sabunlaşma bittikten sonra deriyi tahriş edecek kostik kalmasın diye sabun defalarca su ile yıkanırdı. Sabun imalatçısı elde ettiği sabunun içinde tahriş edecek bir kalıntı kalıp kalmadığını diliyle yalayarak test ederdi. Sonuçta “yenebilecek!” saflıkta sabun tüketiciye sunulurdu.
Bugünkü sabunlara gelince; sanayileşen sabun için üreticinin düşündüğü tek şey vardı: “Ucuza mal etmek.” Bunun için de, hayvan iç yağları, artık sabun imali için kullanılan tek madde haline geldi. Yemeklerde kullanılan zeytinyağını, sabun imalinde kullanmayı hiç düşünmediler. İkinci olarak devreye giren “rekabet”, daha çok köpüren sabunu esas aldı. Bu köpürtücü maddelerin sabuna ilavesi demekti. Daha şeffaf, daha hoş kokulu, daha köpüren… Derken, sabun kişiliğini kaybedip, bir kimyasal madde haline geldi.
Saf sabunun ise bir tek amacı vardı “ temizlemek”.  Basit formülüyle bunu başarıyordu ama piyasada yarışan sabunlara ilave edilen koruyucu maddeler, renk maddeleri, sentetik kokular, sabun isminde ve görünüşünde “deterjanları” doğurdu. Ülkemizde de bu “asrî” leşen sabunlar, saf sabunmuş gibi sorgusuz sualsiz kullanılıyor...
Son senelerde, sabunda “doğallık” modası ön plana geçti.  İnsanımız yediği, içtiği ve kullandığı kimyasalların hayati tehlikesini öğrendi. Bir de batı dünyasından doğallık rüzgârları esmeye başlayınca, bu konuda çalışmalar hızlandı. Bize sunulan, fabrikasyon sabunların sabun gibi kokması için, sentetik koku imal edenlere çok iş düştü. Sabun gibi kokan ve görünen, çok ucuza alabildiğimiz kimyasal karışımlar piyasayı doldurdu.
Anadolu’da yüzyıllardır uygulanan sabunculuk geleneği devam edemedi. Bu sabunlara talep kalmadı. Bu sanatla uğraşanlar başka işlere yöneldiler.  Her şeye rağmen bazı bölgelerimizde bu sanat devam edebildi ise de bu doğal sabunlar batı dünyasının dikkatini çektiğinden tamamı ihraç ediliyor. Eski geleneği devam ettiren kaliteli sabunlar bize ulaşamıyor.
Doğal sabun tekrar para getiren bir ürün olmaya başladığından beri bu sanatı yeterince bilmeyenler ufak imalathanelerde yağları ölçüsüz ve kontrolsüz kostikle sabunlaştırıp tahriş eden sabunlar imal ediyorlar. Başka bir imalat şekli de “soğuk sabun” denen tamamen mikserle karıştırarak imal edilen kimyasal çorbalar. Bence en kötüsü sabun sanayinin bu modayı kullanmasıdır.  Kimyasal olarak hazırlanan sabunlara birkaç damla zeytinyağı veya defne yağı ilave edip büyük reklamlarla zeytinyağlı sabun diye satışa sunuluyor. Bu sabunların içindekiler kısmına bir bakın lütfen. En masum görünen sabunlar bile zeytinyağı ile güzelce sabunlaştırma yapılmayıp hazır sabun bazı,  sodyum Tallowate’la hazırlanıyor. Sodyum Tallowate denilen baz, hayvan iç yağlarının kostikle sabunlaştırılması ile elde edilen sabun ana maddesidir. Burada kullanılan maddenin hayvan iç yağı olması sorun değil. Bu yağlar tabii maddeler ve cilde zararı yok. Fakat hangi hayvansal yağlar, hangi şartlarda ve nasıl sabunlaştırılıyor bunları bilmiyoruz. Yığınla köpürücü, renklendirici, koku verici madde, parafin türevleri, gıdalarda yasaklanmış koruyucu maddeler ilave ediliyor.  Bunları o “saf! doğal!” sabunların etiketlerinde okuyabiliyorsunuz. Böyle sabunlara ilave edilen “otlar, kökler ve doğala özdeş parfümler!”le zenginleştirilen; pasta şeklinde, karpuz, çilek türlü tropik meyveler şeklinde şeffaf, yenecek kadar iştah kabartan sabunlara ne demeli? Sabun kimliğinden utanmış olmalı! O mütevazı bir mucizedir. Amacı da sadece temizlemektir...
Artık cildimizi doğal sabuna emanet ederken o gönül çelen reklamlara değil, sabunun etiketindeki içindekiler kısmına bakalım! Bu bilgiler, bize sabun gibi sabunu gösterecektir…



Prof. Dr. Ayten Altıntaş

Astım krizlerinin nedeni

Göğüs Hastalıkları Bölümü'nden Uz. Dr. Füsun Soysal, reflü hastalığının astım krizlerine nasıl etki ettiği konusunda bilgi verdi.




Astım krizlerinin nedeni! Alerjik astım giderek artıyor. Hava kirliliği, trafiğe çıkan yeni araçlarla artan egzoz dumanı, ofis ortamlarındaki klimalar, yer döşemelerinde kullanılan halılar, bilgisayar tozları, fast food ağırlıklı beslenme şekilleri ise bu durumun en önemli nedenlerinden. Astım alerjik bünyeli kişilerde birçok faktörle tetiklenmekle birlikte; altta yatan reflü sorunu krizleri artırıyor ve uzun süreli öksürüklere neden oluyor. Uzmanlar, astımlı bir hastada reflü varsa astım şikayetlerini kontrol altına almanın zor olduğunu ve mutlaka reflü tedavisi gerektiğinin altını çiziyor.

Geçmeyen öksürüğü dikkate alın
Astım hastalarında reflü sıklığı; % 35 ila % 90’dır. Astımlılarda ortalama % 82 oranında reflü şikayeti vardır. Reflü, inatçı öksürüklere de neden olmaktadır. Kronik olarak öksüren hastaların % 10 ila % 40’ını, reflü hastalar oluşturmaktadır. Reflü, sessizce seyredebilir ve hastada bir şikayete yol açmayabilir. Bu durumda, geçmeyen öksürük dikkate alınmalı ve astımlı hastada reflü varlığı araştırılmadır.
Reflü, yemek borusunun alt ucunda mide içeriğinin yemek borusuna geçişini engelleyen kapak mekanizmasının bozulması nedeniyle, mide asidinin yemek borusuna geri kaçmasıdır. Mide asidi yukarı çıktığında, alerjik astımı olan kişilerde özellikle gece yatarken bronşlarda kasılmaya, astım krizlerine ve kronik öksürüklere neden olabilir.

Reflünüz varsa astım krizi geçirebilirsiniz!
Öksürük, nefes darlığı, gece uykudan uyandıran bronş kasılmaları alerjik astım hastalarında görülen en önemli semptomlardır. Bu hastalarda astım tedavisine rağmen şikayetlerde bir düzelme olmuyorsa, hastanın öksürüğü dirençli bir şekilde sürüyorsa, gece yattığında nefes darlığı nöbetleri devam ediyorsa, bunun altında yatan bir reflü sorunu akla gelmelidir.
Çünkü alerjik astım tedavisi uygulansa bile hastanın tedavi edilmemiş bir reflü sorunu varsa, yemek borusuna kaçan mide asidi sürekli olarak bronşları uyaracak ve bu uyarı sonucunda da alerjik astım krizi kontrol edilemez hale gelecektir. Tedaviye dirençli astım vakalarında mutlaka reflü olasılığı göz önüne alınmalı ve gerekirse bir endoskopiyle reflü sorunu olup olmadığı tespit edilmelidir.

Astımlıların % 82’sinde reflü sorunu var!
Astım ve reflü, kısırdöngü içerisinde olan iki hastalıktır. Reflü, mevsimsel beslenme alışkanlıkları ile tetiklenebilen ve ortaya çıktığında da alerjik bünyeli kişilerde alerjik astım krizlerine yol açmaktadır. Özellikle bahar aylarında, çiğ sebze ve meyve tüketiminin artması nedeniyle reflü şikayetleri artmakta, reflü de hastada astım krizlerini tetiklemektedir. Özellikle bahar aylarında polenlerin etkisi ile artan alerji şikayetleri, reflü sorunu nedeniyle kontrol edilemez duruma gelebilmektedir. Astımlılarda reflü sorunlarının sıklığı; % 35 ila % 90’dır. Astım ortalama hastalarının % 82’sinde reflü saptanmıştır. Kronik olarak öksüren hastaların % 10 ila % 40’ı reflü hastalarından oluşmaktadır.

Astımlılar soğuk alerjisi tehdidi ile karşı karşıya!
Bazı hastalar, hiçbir dönemde alerjik şikayetleri olmadığı halde havaların soğuması ile alerjik astım krizleri geçirebilmektedir. Soğuktan etkilenen hastalar havalar ısındığında bu şikayetlerinden kurtulabilir. Bu durum, “soğuk alerjisi”dir. Soğuk, bronşların kasılmasına ve astım krizlerine neden olmaktadır. Bu nedenle soğuk havalarda burun ve ağız korunmalı, bir atkı ya da bir şalla soğuk havanın özellikle ağızdan girmesi engellenmelidir. Soğuk hava direkt ağızdan girdiğinde direkt olarak bronşlara inmekte ve kasılmalara neden olmaktadır. Soğuk, solunum yollarının direncini de kırdığı için enfeksiyonlara zemin hazırlar. Havalar soğumaya başladığında alerjik kişilerin hem astım krizleri tetiklenir hem de enfeksiyonlara meyilleri artar.

Alerjik astımı olanlar günde 3 litre ılık su içmeli
Alerjik bünyeli kişiler, günlük yeterli sıvı alımına dikkat etmelidir. Günde 2.5-3 litre su içmeleri gerekir. ancak su kesinlikle soğuk olmamalı, oda sıcaklığında ya da ılık olarak tüketilmelidir. Bu sayede hem bronşların kuruması, hem de su soğuk etkisi yaratmayacağı için kasılması engellenecektir. Astım krizlerinin sebebi reflü olabilir! Astım hastalarının kendilerini hava değişimlerinden korumaları da çok önemlidir. Çok sıcak bir ortamdan çıktıktan sonra direkt soğuk bir ortama girdiğinde bronşlar daha hızlı bir şekilde kasılmaktadır. Bu nedenle sıcaktan soğuk ortama çıkıldığında, ağız ve burun korunmalıdır. Plazalarda çalışanlar bu risk ile karşı karşıya olduğu için merkezi ısıtma sistemi olan ortamlarda çalışanların özellikle dikkatli olması gerekir.

Astım hastaları sessiz reflüye dikkat etmeli!
Reflü bazen hastada herhangi bir şikayete yol açmaz. Hasta herhangi bir sorun yaşamaz ancak astım krizleri de sessiz reflü nedeniyle kontrol altına alınamayabilir. Bu durumda en önemli bulgu, öksürüktür. Uzun süreli (1 aydan fazla süren) öksürüklerde mutlaka altta yatan reflü ihtimalinin değerlendirilmesi gerekir. Reflü tedavisi yapıldıktan sonra astım krizleri kontrol altına alınabilir.

http://www.iyibilgi.com/

MEYAN KÖKÜ

MEYAN KÖKÜ



Latince ismi : Glycyrrhize glabra
Yöresel adları : Biyam, Boyam, Piyam, Tatlıkök

Drog adı :Liquirrhitae radix / kök

Toplama/kurutma :Sonbahar sonuna doğru kökler sökülür, yıkanarak iyice temizlenir, genellikle kabuğu soyulur ve güneşte kurutulur. Daha sonra ince kıyılır ve hava almayan kaplarda saklanır.

Bileşim: Glycyrrhizin(şekerden 50 kere daha tatlı), steroller ve çok sayıda flavon(Liquiritin, liquiritigenin vs).

Etkileri: Balgam söktürücü, mukoza koruyucu, antiseptik, böbreküstü bezlerini etkileyici, kramp çözücü, müshil.

Kullanım alanları: Meyan kökü, iç salgı sistemini (endokrin sistem) etkileyebilen bitkiler sınıfına dahildir. Bitkinin içerdiği glikozitler, yapılarına göre, bedenin doğal steroit hormonlarına benzerlik gösterirler. İç salgı sistemi bölümünde bu maddenin işlevlerine değinmiştik. Meyan kökünün böbreküstü bezi problemlerine, örneğin Addison hastalığına(bir böbreküstü bezi yetmezliği) karşı görülen olumlu etkisi, onun bu konudaki etkinliğinin belirgin bir kanıtı olarak kabul edilir.
Meyan kökü ayrıca, tüm öksürüklere ve bronşiyal hastalıklara karşı da başarıyla kullanılabilir. Tıp tarafından mide ülseri tedavisinde kullanıldığı gibi, geleneksel tıpta da meyan kökü, mide mukoza iltihabına ve mide ülserine ve kabızlığa karşı kullanılır. Ayrıca, kramp çözücü etkisi de unutulmamalıdır.
Kullanım biçimleri: Bir çay kaşığı ince kıyılmış meyan kökü, bir bardak soğuk suya eklenir, hafif ısıda kaynama derecesine kadar ısıtılır, üstü kapalı olarak 10-15 dakika hafif ısıda kaynatılır ve süzülür. Yemeklerden sonra 1 bardak olmak üzere, günde 2-3 bardak taze demlenmiş çay içilir.

Uyarı: Önerilen dozajlara uymak kaydıyla, tedavi kürleri 4-5 haftayı aşmamalıdır. Aksi halde, eklemlerde ve yüzde ödemler oluşabilir; dışkılanan sodyummiktarı azalır ve potasyum miktarı artar. Uygulanan tedavi süresince, örneğinmuz ve kuru kayısı gibi potasyum açısından zengin olan besinlerin tüketilmesi doğru olur.

SARS Hastalığına Karşı "Meyan Kökü" 
 
Dünya geçtiğimiz yıl içinde SARS'la tanıştı. Bilim adamları bu hastalığı yenecek antikorlar geliştirmeye çalışırlarken, geçtiğimiz günlerde SARS'ın çözümünün doğada bulunduğu açıklandı. Alman virologlar, meyan kökünden elde edilen bir maddenin, SARS'a karşı kullanılan ribavirin maddesinden çok daha etkili olduğunu kaydettiler. 

The Lancet dergisinde yayımlanan habere göre, Frankfurt Üniversitesi'nin kliniğinde görevli virologlar, meyan kökünden elde edilen ve HIV-1 (AIDS virüsü) ve Hepatit C virüsüne karşı başarıyla kullanılan glisirizin maddesinin, laboratuvar ortamında SARS virüsünün çoğalmasını engellediğini açıkladılar. Meyan kökünün özünün etkinliği SARS koronavirüsü tarafından enfeksiyona uğramış maymun hücreleri üzerinde de test edildi. 

Prof. Prakash Chandra, kullanılan ribavirin maddesinin toksik etkisine dikkat çekerek, glisirizin maddesinin yüksek konsantrasyona rağmen yan etkisinin çok az olduğunu, uzun dönem araştırmalarının yapıldığını, bu maddenin ucuz olduğunu ve zehirli olmadığını belirtti. Meyan kökündeki bu madde, yüksek dozda kullanıldığında SARS virüsünün üremesini tamamen durduruyor. Bu bitki, virüsün, enfeksiyona yol açan hücrelere bağlanmasını zorlaştırarak üremesini engelliyor. 
 
Meyan Kökü Hakkında 
 
Tarihte Yunanlılar, Mısırlılar, Çinliler ve Hintliler gibi birçok toplum tarafından da kullanılmış olan meyan kökü, Güney ve Orta Avrupa'da vahşi doğada yetişiyor; Rusya, İspanya, İran ve Hindistan'da ise özel olarak yetiştiriliyor. Meyan kökü geleneksel Çin doktorluğunda sıkça kullanılan bir bitki. Çinliler diğer bitkilerle karıştırarak meyan kökünün canlılık vermesini sağlıyorlar. 

Haziran-Temmuz ayları arasında sarı-mavi veya kahverengi çiçekler açan, 0,4-2 m yüksekliğinde, çalımsı bitkilere "meyan" denir. Yaprakları parçalıdır, yaprakçıklar 4-7 çiftlidir. Çiçekleri başak şeklindedir. Taç ve çanak yaprakları iki dudaklıdır, üst dudak iki kısa dişli, alttaki üçü uzun dişlidir. Meyan bitkisinin 6 türü Türkiye'de yetişmektedir. Daha çok Güney, Orta ve Doğu Anadolu'da yaygınlık göstermektedir. Bir kısmının kökleri tatlı, bir kısmının ise acıdır. 

Bitkinin kökleri, meyan kökü olarak tanınmakta ve kullanılmaktadır. Köklerinin kabuğu soyulduktan sonra veya soyulmadan önce güneşte kurutularak piyasaya sürülür. Bileşiminde nişasta, şekerler, zamk, rezin, glisirrizin vardır. Glisirrizin şekerden daha tatlı bir bileşiktir. Köklerdeki miktarı, bölgeden bölgeye değişir ve köklerin de etkili maddesidir.

Meyan Kökü: Bir ecza deposu

Meyan kökü dünyada biyolojik olarak en aktif olan bitkilerden biridir. Örneğin Meyan kökü bir magnezyum ve silisyum kaynağıdır. 

Meyan kökü, mideyle ilgili sağlık problemlerinde son derece etkilidir. İçerdiği glisirutenik asid (GLA), deglisirine meyan kökü (DGL) ve karbenoksolen sodyum (CS) maddeleri, bilinen en etkili anti-ülser ilaçlarındandır. 

Meyan kökü ayrıca cilt problemlerine de iyi gelir. Meyan kökü tüketimi ciltte oluşan aknelerin tedavisinde etkilidir. 

Meyan kökü, ateş düşürücü özelliğinin yanı sıra, karaciğerin toksik maddeleri süzmesinde de yardımcıdır. Hepatit, siroz gibi karaciğer hastalıklarının tedavisinde meyan kökünde bulunan GLA'nın detoksifian etkisi kanıtlanmıştır. Bitkinin göğüs yumuşatıcı, öksürük kesici özellikleri de vardır. Mide hastalıklarında, özellikle gastritte de son derece yararlıdır. 

Meyan kökü eczacılıkta toz halinde, hapların hazırlanmasında şekil vermede kullanılır. Ayrıca taze veya kuru köklerinin kaynar su ile karıştırılması ve sonra alçak basınçta yoğunlaştırılması suretiyle meyan balı elde edilir. Meyan balındaki glisirrizin miktarı daha fazladır. Meyan kökü, piyasada toz veya kalıplar halinde bulunur. Parlak siyah renkli, tatlı lezzetlidir. Suda kolaylıkla erir. Meyan kökünün su ile birleştirilmesi sonucunda elde edilen karışıma ise meyan şerbeti denir. Koyu esmer renkli ve tatlı lezzetli, göğüs yumuşatıcı, öksürük kesici ve serinletici özellikte olan bu şerbet daha çok Güneydoğu Anadolu bölgesinde elde edilir ve kullanılır.

Şifalı Bitkiler Allah'ın birer rahmetidir 
 
Şimdi biraz düşünelim. Meyan kökü en başta sadece küçücük, tahta görünümünde bir tohumdur. Ancak bu tohum kök saldığında ve filizlendiğinde sahip olduğu özelliklerle birçok hastalığa şifa olabilecek maddeler içermektedir. Verimsiz topraklarda bile yetişen bu bitkinin, birçok hastalığın yanı sıra bir gün dünyayı pençesine alan SARS adlı bir hastalığa da çare olabildiği anlaşılmıştır. 

Bilim adamları en gelişmiş teknolojik aletlerle laboratuvarlarda bu hastalıklara çare ararken, küçücük bir tohum bütün bunları tek başına başarabilmektedir. Böyle bir şeyi tohumun kendi kendine başarmış olması mümkün müdür? Ya da tesadüfler, bu küçücük tahta parçasının içinde, bu kadar detaylı ve karmaşık bilginin bir araya gelmesini sağlamış, bu sayede bitkiye şifa verici özelliklerini kazandırmış olabilir mi? Elbette hayır. Bu bitkinin tohumuna sahip olduğu bütün bu özellikleri yerleştiren Yüce Allah'tır. Rabbimiz bizlere hem hastalıkları hem de onlara şifa olan bu bitkileri yaratarak üstün ilmini ve sonsuz rahmetini göstermektedir. 
 
Yeryüzündeki tüm bitkiler, insanlar ve bütün canlılar için özel olarak tasarlanmışlardır. Bu da bize Allah'ın yaratmadaki gücünü ve eşsiz sanatını gösterir. Allah Kuran'da şöyle buyurur: 

"Yerde sizin için üretip-türettiği çeşitli renklerdekileri de (faydanıza verdi). Şüphesiz bunda, öğüt alıp düşünen bir topluluk için ayetler vardır." (Nahl Suresi, 13)
Meyankökü / Süssholz / Réglisse / Licorice / Piyan / Boyan / Glycyrrhiza / Licorice

Meyan kökü ne yazık ki ülkemizde çok yetişmesine rağmen sağlıklı hayat için önemi ve yeri tam olarak bilinmediği için veya önemsenmediğinden önemli bir bölümü ihraç edilmektedir. İhraç edilmesi güzel bir şey olup bizi mutlu etmesi gerekirken bizim bundan hayıflanmamız hoş değildir biliyorum. Ancak bizim rahatsızlığımızın sebebi, neredeyse tek başına bir sağlık memuru gibi olan meyan kökünün bizim insanımız tarafından yeterince bilinmemesi ve sağlıklı bir hayat için kullanılmaması.

Meyan , haziran-temmuz ayları arasında sarı-mavi veya kahverengi çiçekler açan, 0,4-2 m yüksekliğinde, çok yıllık çalımsı bir bitkidir. Yaprakları parçalı, yaprakçıklar 4-7 çiftlidir. Çiçekler başak şeklinde durumlar yapar. Taç ve çanak yaprakları iki dudaklı ve üst dudak iki kısa dişli, alttaki üçü uzun dişlidir. Meyveleri düz ve salgı tüylüdür. Meyan bitkisinin 6 türü Türkiye’de yetişmektedir. Daha çok Güney, Orta ve Doğu Anadolu’da yaygınlık gösterir. Bir kısmının kökleri tatlı, bir kısmının ise acıdır. 

Meyan kökünün içerisinde % 10 kadar doğal bitkisel şekerin yanında balgam ve idrar söktüren benzoatlı madde ve ayrıca kortizona benzeyen maddeler ile nişasta da bulunmaktadır.

Tatlı meyan (Glycyrrhiza glabra): Anadolu’da iki çeşidi bulunur. Bu türün çiçekleri mor ve tüysü yapraklıdır. Meyvelerinin üzeri çıplaktır veya tüylüdür. Bazı yerlerde piyan olarak da bilinir. Bitkinin kökleri, meyan kökü olarak tanınmakta ve kullanılmaktadır. Köklerinin kabuğu soyulduktan sonra veya soyulmadan güneşte kurutularak piyasaya sürülür. Bileşiminde nişasta, sekerler, zamk, rezin, glisirrizin vardır. Glisirrizin şekerden daha tatlı bir bileşiktir. Köklerdeki miktarı, bölgeden bölgeye değişir ve köklerin de etkili maddesidir. Kökler, göğüs yumuşatıcı, balgam söktürücü, idrar çoğaltıcı ve tat düzenleyici özelliğe sahiptir. Eczâcılıkta toz hâlinde, hapların hazırlanmasında şekil vermede kullanılır. Sigara ve plastik sanâyiinde de kullanılan ilkel maddedir. Kola türü içeceklerin terkibine de girer. Ayrıca taze veya kuru kökleri kaynar su ile işlem gördükten sonra alçak basınçta yoğunlaştırılarak meyan balı elde edilir. Toz veya kalıplar hâlinde satılır. Parlak siyah renkli, tatlı lezzetlidir. Suda kolaylıkla erir. Meyan balındaki glisirrizin miktarı daha fazladır. Meyan balının göğüs yumuşatıcı, öksürük kesici, yara iyi edici özellikleri vardır. Mide hastalıklarında özellikle de gastritte faydalıdır. Meyan köküsuda eritilerek meyan şerbeti elde edilir. Daha çok Güneydoğu Anadolu bölgesinde bilinir ve kullanılır. Meyan şerbeti koyu esmer renkli ve tatlı lezzetlidir. Göğüs yumuşatıcı, balgam söktürücü, öksürük kesici ve serinletici özelliktedir.

Her türlü öksürükte

Her türlü öksürükte meyan kökü çok etkilidir. 50 gram kadar meyan kökünü 1 litre suya atıp 10 dakika kadar kaynatın. Bu çayı akşamdan yapın ve bir gece bekletin. Gün boyunca aç veya tok karnına iki üç bardak içebilirsiniz.

Ayrıca meyan kökü çayı

Bu çayla yapılan gargara ağız içi yaralarını iyileştirir.

Nezleyi tedavi edici özelliği vardır.

Balgam söktürür.

Güzel bir sese sahip olunmasını sağlar. (özellikle mesleğinde sesini kullananlar bu çayı sabahları içmelidirler )

Mide ve on iki parmak ülserinde ve gastritte faydalıdır. (Bu durumda yemeklerden sonra içine bir parça tarçın katılmış meyan kökü çayı içilmelidir.) 

Meyan kökü tozu

Yemekten sonra alınacak bir çay kaşığı meyan kökü tozu bağırsakları rahatlatır.

Yine aynı miktar meyan kökü tozu idrar söktürücü vazifesi görür.

Meyan kökü balı (Meyan kökü ekstresi)
Meyan kökü bitkisinden elde edilen bu bal suda kolayca çözülür ve özellikleri meyan kökü ile aynıdır.Koyu pekmez kıvamındadır.Meyanın kullanılması gereken en önemli şekli olan özüdür.İlaç halını almış durumudur Bir s ubardağı suya bir çay kaşığı ekstre karıştırılarak içilir.
İŞTE MEYAN KÖKÜNÜN FAYDALARI
1-Bağışıklık sistemini sürekli güçlü tuttuğu için tüm hastalıklara karşı etkin koruma sağlamaktadır. Bu durum tıbben kanıtlanmıştır.Yılda iki aylık bir meyan kürü sizi gripten kanser türlerine kadar korumaya büyük ölçüde yardımcı olur.Hem organik, hem zararsız bir doğal ilaçtır.
2-Bağışıklık sisteminin bozulmasından doğan tüm hastalıkların tedavisinde (Behçet, sedef, vitiligo, lupus türleri,pernisiöz anemi, hashimoto vs.gibi) sorunlarda diğer tıbbi ve bitkisel tedavilerle birlikte uygulanmaktadır. Bağışıklık sisteminin depresyon nedenli olduğu bilimsel olarak açıklandığı için, meyan kökünün depresif Sinirsel) hastalıklara karşı da iyi bir ilaç olarak kullanılabileceği görülmüştür.
3-Mikro dolaşımı temizleyip hızlandırıcı etkileri tespit edildiği için, başta beyinsel sorunlar olmak üzere tüm damar tıkanıklıklarında olağan üstü tedavi edici etkileri görülmektedir.
4-En bilinen tedavileri akciğer ve karaciğer hastalıkları üzerinedir. Bileşimindeki etken maddeler, bu iki organı 2 ayda temizlemekte ve hayat kurtarmaktadır.Akciğer ve karaciğerin diğer sorunları yanında bu iki organdaki kanserlerin tedavisinde en güçlü ilaçlardan daha etkili olduğu görülmüştür.Meyan’ın pektoral (göğüse ait) ve yumuşatıcı,acı dindirici etkileri vardır.  İyi bilinen ve yaygın olarak kullanılan bu ilaç, genellikle öksürükler ve göğüs hastalıkları için tüketilmekle beraber özellikle de en çok bronşitler için kullanılır. Yaygın olarak öksürük ve ağrı kesici olarak  kullanılan meyan kökünün karışımındaki neredeyse tüm maddelerin her biri bir ilaçtır. 
5-Addison hastalığının tedavi edici ilacı olarak kabul edilmiştir. Addison,adrenal bezlerdeki bir fonksiyon bozukluğuna bağlı ciddi bir hastalıktır. Halen meyan dışında kalıcı bir tedavisi ve ilacı yoktur. Addison (*3 :birincil adrenal yetersizlik. En sık suçlanan neden otoimmünitedir. Adrenal bezin her üç tabakası da etkilenmiştir. Halsizlik, kilo kaybı, iştahsızlık, hipotansiyon, hiponatremi, hiperpotasemi en sık bulgulardır. Kronik olduğunda hiperpigmentasyon görülür. Ömür boyu sürecek kortikosteroit ile yerine koyma tedavisi, belirtileri kontrol altına alır. Genellikle glukokortikoit “ kortizon veya hidrokortizon” ve mineralokortikoit “fludrokortizon” kombinasyonu verilir ve ayrıca Addison hastalığı; böbreküstü bezlerden aldesteron ve kortizol üretiminde azalma sonucu oluşan zafiyet, hipotansiyon, anemi, hipoglisemi ve elektrolit bozukluklarıyla karakterize, seyrek görülen hormonal bir hastalıktır) hastalığının belirtilerinden kurtarmaya yardımcı olduğu bulunmuştur. Kortizol yetersizliği, steroit hormonu ve arasındaki diğer etkenler Addison hastalığına neden olur.
6-Meyan, idrar tutulmasını ve tansiyonu düzenler. Eski herbalistler meyanın bu hastalığı tedavi ettiğini bilirlerdi. 1960 lara kadar hipertansiyon araştırmacıları olan Christopher R. Edwards ve Paul M. Stewart meyanı bilmiyorlardı. Sonra Genel Batı Hastanesi, Edinburgh, İskoçya ve diğerleri meyanın, sorunları çözen bir lütuf, bir nimet olduğunu düşünmeye başladılar.
7- Kanser ve lösemi tedavilerinde bitkisel destek olarak kullanılır. Diğer yüzlerce faydaları yanında aynı zamanda iyi bir anti-oksidant, yani kanser önleyici olduğu da bilinir.Kanserden korunmak için yılda iki ay, günde bir tatlı kaşığı meyan ekstresi kullanılmalıdır.
8-  Meyan şekerlidir ve içeriğindeki glisurutenik asit, şekerden elli kat daha şekerdir. Beyin zarından(korteks) salgılanan hormonları uyarır, faaliyete geçirir ve bezeleri iyileştirmeye yardımcı olur.Aynı zamanda hayvanlar üzerinde yapılan araştırmalarda 
östrojen hormonunu  faaliyete geçirdiği ve “hap” şeklinde kullanımında adet dönemiyle ilgili dengeleri sağlayabildiği görüldü. Meyan kökü, dalak ve ciğerler için de mükemmeldir. Öksürükler,boğaz ağrısı,astım,mide ve on iki parmak bağırsağına ait ülserler,hepatitler,
duyu bozuklukları(türlü ruh karışıklıkları;çırpınma, kasılmalar ve inlemeler ile kendini gösteren sinir bozuklukları) ve yiyecekten zehirlenmeler için kullanılmaktadır. 
Aynı zamanda iyi bir anti-oksidant,yani kanser önleyici olduğu da bilinir.
9-Tıbbi Etkisi ve Kullanımı :  Meyan’ın pektoral(göğse ait) ve yumuşatıcı,acı dindirici etkileri vardır.  İyi bilinen ve yaygın olarak kullanılan bu ilaç, genellikle öksürükler ve göğüs hastalıkları için tüketilmekle beraber özellikle de en çok bronşitler için kullanılır. Yaygın olarak öksürük ve ağrı kesici olarak  kullanılan meyan kökünün karışımındaki neredeyse tüm maddelerin her biri bir ilaçtır.  Anodyne(Ağrı Kesici), Antioksidant, Antipasmodic, Anti-inflamatuar, mukoza koruyucu, Depurative, idrar söktürücü, Yumuşatıcı 
ve Acıyı Dindirici, Estrogenic,balgam söktürücü, Pectoral(pektoral) dir.
10-Hipoglisemi,bronşitler,kolitler(kalın bağırsak iltihabı),gastritler, stres,soğuk algınlığı (nezle),mide bulantısı, ve iltihaplanmalar için çok yararlıdır.Kolonların temizlenmesini 
sağlar, ileri derecede olan beze rahatsızlıklarını, kas zayıflıkları ya da iskelete ait
spazmları tedavi eder.Bronşitler ve ciğerlerde oluşan balgamı akışkan hale getirerek söktürmeyi sağlar. Meyan’ın içeriğindeki östrojen benzeri hormon, sesi değiştirir. Araştırmalarda kan hücrelerinin salgıladığı protein üretiminin meyan kökü aracılığıyla 
teşvik edildiği görülmüştür.
11-Meyan kökünün içerdiği glisirizin,sıkroz şekerinden 50 kere daha şekerlidir,örneğin hidrokortizon hormonlarının ürettikleri gibidir. Buradan da anlaşıldığı üzere, rahatsızlıkları giderici etkisinin yanı sıra, aynı zamanda steroid tedavisinin ardından beyin zarı ile ilgili uyarılarda da büyük rol oynar. Meyan kökü, gastrit ve ülseri iyileştirebildiği gibi aynı zamanda etkili bir kuvvetlendiricidir. Etkileri : Yatıştırıcı, anti-artrit(mafsal yani eklem iltihabını giderir),korteks(beyin zarı) için kuvvet verici bir ilaçtır, kolestrolü düşürür, müköz zarlarındaki gastriti hafifletir,yatıştırır;balgam söktürücüdür, alerjik durumlara karşı ferahlık sağlayabilir.
12-Endokrin sistemi üzerindeki belirgin etkisiyle de meyan kökü, bir grup bitkilerden bir tanesidir. Meyan Kökü, Addision hastalığında olduğu gibi, bezelerle ilgili problemleri de tedavi eden faydalı bir bitkidir. Meyan kökünün Cattarh hastalığı gibi bronşlarla ilgili problemler,bronşitler ve genelde öksürükler olmak üzere geniş bir kullanım alanı vardır. Geleneksel Çin tıbbında da büyük bir yeri olan meyan, bitkisel bir şifa aracı olarak bilinir.
13-Genellikle, bilhassa ısıtıldığında dalak yetersizliği durumlarında kullanılır.Aynı zamanda Qi yetersizliği veya kansızlıkla düzensizleşen kesik kesik olan nabız atışı yada çarpıntılar için kullanılır. Ciğerleri nemlendirir ve öksürük keser; hırıltı ve öksürükler için kullanılır. Meyanın nötr bir tabiatı olduğu gibi, ciğerlerdeki sıcaklık yada soğukluk için de kullanılabilir. Ham meyan; çıbanlar, ağrılar yada boğaz ağrısından meydana gelen ateşli zehirlenmeler için kullanılır. Spazmları yatıştırır : karın ve bacaklardaki ağrılı spazmlar için kullanılır. Aynı zamanda lokal ve dahili olarak türlü zehirli maddelere karşın bir panzehir olarak kullanılır.
14-Doğu ve Batı kültürlerinde birkaç bin yıla dayalıdır. 
Esasen balgam söktürücü,mukoza koruyucu ve hafif laksatif olarak kullanılırdı. Geleneksel olarak kullanımında; hazmı kolaylaştırıcı, astım,yutak iltihabı(farenjit), sıtma(malarya),karın ağrısı,uykusuzluk ve enfeksiyonlar yer alır. 
    Meyan kökünün, birçok farmakolojikal (ilaç bilimsel)  etkileri olduğu bilinir. İçerdiği östrojenik, endokrine benzer; göğüs rahatsızlığı gidericidir (kortizol gibi) ; anti alerjik; bakteri giderici, virüs giderici,antiTrichomonas; antihepatotoxic; çırpınmaları gidercici; fitoterapik; kansere karşı; balgam söktürücü ve antitussive  etkilerini sergiler. İlaç biliminin çok odağında olan glisirizin ve glisurutenik asit, flavonoidler gibi meyanın birleşiminde bulunan diğer maddeler de farmolojide önemli etkiler sağlar.
15-Meyan kökü, genç ve yaşlı,hem kadın hem erkek,sağlıklı yada hasta olmak üzere herkes için tavsiye edilebilir.Yazarların görüşlerine göre meyan, dünyanın en muhteşem toniğidir. Bu nedenle, iskelet sisteminin korunmasında önemli bir tonik olduğunu tavsiye ettim.Meyan Kökü’nün göğüs hastalıklarını, vücudun içi ve dışı olmak üzere tüm bölgelerini iyileştirici etkisi insanı hayrete düşürüyor. Meyan Kökü yalnızca deriye değil, müköz zarlarındaki rahatsızlıklara da iyi gelir ve bağırsak sistemini düzenlemeye yardımcı olur.
16-Bu bitki, patojen mikrobunun çeşitlerinden hiçbirinin yaklaşmasına izin vermeyecek kadar vücudu güçlendirme yetisine sahiptir.Bu nedenle meyan kökü,iskelet sistemi için bir tonik olarak kullanılmalıdır.                                    
    Genel bir spektrumda bakıldığında görülüyor ki, koruyucu tonik olması, sağlığı koruması ve yara iyileştirici olması gibi  özellikleriyle  meyan kökünden daha iyi bir şifalı bitki yoktur. Beyin damarlarını açarak ve tıkanıklıkları temizleyerek tüm beyinsel hastalıkların tedavisinde bile başarı ile kullanılabilmektedir.
17- Ciltte mikro dolaşımı hızlandırarak cildin hücrelerinin yenilenmesini sağlar.Cildi güzelleştirir ve zayıf saçları gürleştirir.
-----------------------------------------------------------------------------------------------
ENG
GLYCYRRHIZA GLABRA
Liquorice or licorice is the root of Glycyrrhiza glabra from which a sweet flavour can be extracted. The liquorice plant is a legume (related to beans and peas) that is native to southern Europe and parts of Asia. It is not related to Anise, Star Anise, or Fennel, which are the sources of similar flavouring compounds.

It is an herbaceous perennial, growing to 1 m in height, with pinnate leaves about 7–15 centimetres (3–6 in) long, with 9–17 leaflets. The flowers are 0.8–1.2 cm (½–⅓ in) long, purple to pale whitish blue, produced in a loose inflorescence. The fruit is an oblong pod, 2–3 centimetres (1 in) long, containing several seeds.[3] The flavor of liquorice comes mainly from a sweet-tasting compound called anethole ("trans"-1-methoxy-4-(prop-1-enyl)benzene), an aromatic, unsaturated ether compound also found in anise, fennel, and other herbs. Additional sweetness in liquorice comes from glycyrrhizin, a compound sweeter than sugar.

Use in medicine

Glycyrrhiza glabra from Koehler's Medicinal-Plants

The compound glycyrrhizic acid, found in liquorice, is now routinely used throughout Japan for the treatment and control of chronic viral hepatitis, and there is a possible transaminase-lowering effect. Hepatoprotective mechanisms have been demonstrated in mice. Recent studies indicate that glycyrrhizic acid disrupts latent Kaposi sarcoma (as also demonstrated with other herpesvirus infections in the active stage), exhibiting a strong anti-viral effect.

Liquorice affects the body's endocrine system as it contains isoflavones (phytoestrogens). It might lower the amount of serum testosterone slightly, but whether it affects the amount of free testosterone is unclear. Consuming liquorice can prevent hyperkalemia. Large doses of glycyrrhizinic acid and glycyrrhetinic acid in liquorice extract can lead to hypokalemia and serious increases in blood pressure, a syndrome known as apparent mineralocorticoid excess. These side effects stem from the inhibition of the enzyme 11β-hydroxysteroid dehydrogenase (type 2) and subsequent increase in activity of cortisol on the kidney. 11β-hydroxysteroid dehydrogenase normally inactivates cortisol in the kidney; thus, liquorice's inhibition of this enzyme makes the concentration of cortisol appear to increase. Cortisol acts at the same receptor as the hormone aldosterone in the kidney and the effects mimic aldosterone excess, although aldosterone remains low or normal during liquorice overdose. To decrease the chances of these serious side effects, deglycyrrhizinated liquorice preparations are available. The disabling of similar enzymes in the gut by glycyrrhizinic acid and glycyrrhetinic acid also causes increased mucus and decreased acid secretion. It inhibitsHelicobacter pylori, is used as an aid for healing stomach and duodenal ulcers, and in moderate amounts may soothe an upset stomach. Liquorice can be used to treat ileitis, leaky gut syndrome, irritable bowel syndrome and Crohn's disease as it is antispasmodic in the bowels.

The compounded carbenoxolone is derived from liquorice. Some studies indicate it may inhibit an enzyme in the brain that is involved in making stress-related hormones, which have been associated with age-related mental decline.

Use in alternative medicine

Main article: Glycyrrhiza uralensis (Chinese liquorice)

In traditional Chinese medicine, liquorice is commonly used in herbal formulae to "harmonize" the other ingredients in the formula and to carry the formula to the twelve "regular meridians"[14] and to relieve a spasmodic cough.

In herbalism it is used in the Hoxsey anti-cancer formula, and is a considered adaptogen which helps reregulate the hypothalamic-pituitary-adrenal axis. It can also be used for auto-immune conditions including lupus, scleroderma, rheumatoid arthritis and animal dander allergies.

Liquorice may be useful in conventional and naturopathic medicine for both mouth ulcers and peptic ulcers. Liquorice is also a mild laxative and may be used as a topical antiviral agent for shingles, ophthalmic, oral or genital herpes.

Uses with tobacco

Much liquorice production goes toward flavouring, sweetening and conditioning tobacco products. Liquorice adds a mellow, sweet woody flavour and enhances the taste of tobacco. The burning liquorice also generates some toxins found in the smoke, and the glycyrrhizin expands the airways, which allows users to inhale more smoke.

Toxicity

Excessive consumption of liquorice or liquorice candy is known to be toxic to the liver and cardiovascular system, and may produce hypertension  and oedema  In occasional cases blood pressure has increased with excessive consumption of liquorice tea, but such occasions are rare and reversible when the herb is withdrawn . Most cases of hypertension from liquorice were caused by eating too much concentrated liquorice candy. Doses as low as 50 grams (2 oz) of liquorice daily for two weeks can cause a significant rise in blood pressure.
The European Commission 2008 report suggested that “people should not consume any more than 100mg of glycyrrhizic acid a day, for it can raise blood pressure or cause muscle weakness, chronic fatigue, headaches or swelling, and lower testosterone levels in men.” Haribo, manufacturer of Pontefract cakes, stated: “Haribo advises, as with any other food, liquorice products should be eaten in moderation.” A 56-year-old Yorkshire woman was hospitalized after liquorice overdose (200 grams or 7 oz a day), which caused muscle failure. The hospital restored her potassium levels, by intravenous drip and tablets, allowing her to recover after 4 days.
Comparative studies of pregnant women suggest that liquorice can also adversely affect both IQ and behaviour traits of offspring.


KaynaklarŞifanın bilinçli adresi:   www.herbalistatabay.com
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...