3 Şubat 2011 Perşembe

SÖĞÜT

SÖĞÜT


Latince ismi : Salix alba
Bilimsel sınıflandırma
Alem:
Plantae
Bölüm:
Magnoliophyta
Sınıf:
Magnoliopsida
Takım:
Malpighiales
Familya:
Salicaceae
Cins:
'''''Salix L.

Söğüt (Salix), söğütgiller (Salicaceae) familyasından Salix cinsini oluşturan boylu ağaç veya bodur çalı halinde, çoğunluğu kışın yaprak döken, ender olarak da her dem yeşil kalan odunsu bitkiler
Tek bir pul ile örtülmüş olan tomurcuklar çoğunlukla sürgüne yatmıştır. Sürgünler üzerindeki dizilişleri çok sıralı sarmal birkaç türünde almaşık dır ve tepe tomurcukları pseudoterminal dır

Yapraklar parçalanmamış, sadedir. ve uzun şerit halinde veya eliptik yapıdadır; kenarları tam veya bezeli ve ince dişli, kaba dişli, dilimli dişlidir.Genel olarak kısa saplıdır.; çoğunlukla kulakçıkları vardır

Yan durumlu çiçek kurulları başak halinde dik durular. Bazı türlerde çiçek açmak yapraklanmadan önce, bazılarında ise aynı zamanda olur. Bir cinsli ikievcikli ve entomogamdırlar

Söğütler gayet kolay kök yapabildiğinden, tohumları da kısa zamanda çimlenme özelliğini kaybettiğinden, üretilmelleri hemen her yerde çelikle ve kök sürgünü ile olur

Tıbbi özellikler

Eski Sümer ve Mısır kayıtlarında söğüt ağacı kabuğunun ağrı ve ateş tedavisinde kullanıldığı ile ilgili bilgiler yer almaktadır. M.Ö. 5.YY'da Yunanlı doktor Hipokrat söğüdün ilaç olarak kullanımından bahsetmiştir. Amerika yerlilerinin de söğüdü tedavi amacıyla sık sık kullandığı bilinmektedir

Söğüt ağacı kabuğundaki aktif madde Salisin'dir. Kristal formu ilk olarak 1828'de Fransız eczacı Henri Leroux tarafından izole edilmiştir. Saf formu İtalyan kimyagerRaffaale Piria tarafından elde edilmiştir. Suda çözündüğü zaman asit özelliği gösterdiğinden (ph 2.4) Salisilik asit olarak adlandırılmıştır
1897'de Felix Hoffmann sentetik olarak salisin'in değiştirilmiş bir formunu elde etmeyi başardı. Yeni bileşik salisilik asitten daha az mide problemlerine yol açıyordu. Bu yeni ilaç, yani Asetil Salisilik Asit Hoffman'ın işvereni olan Bayerfirması tarafından Aspirin olarak adlandırıldı ve dünyanın en çok kullanılan ilacı haline geldi

Ak söğüt

Alem:
Plantae
Şube:
Magnoliophyta
Sınıf:
Magnoliopsida
Takım:
Malpighiales
Familya:
Salicaceae
Cins:
Salix
Tür:
S. alba

Ak söğüt (Salix alba), söğütgiller (Salicaceae) familyasına ait, 25-30 m. boylarında bir söğüt türü

Dere kenarlarında, çayırlarda ve sulak alanlarda görülür. Hızlı büyüyen, adını, yapraklarının alt yüzeyini, genç sürgünlerini ve tomurcuklarını kaplayan yumuşak, beyaz tüyler derinden alır. Kabuğu gençliğinde gri renktedir. Ağaç yaşlandıkça esmer renk alır ve çatlar

Gevrek söğüt
Bilimsel sınıflandırma
Alem:
Plantae
Bölüm:
Magnoliophyta
Sınıf:
Magnoliopsida
Takım:
Malpighiales
Familya:
Salicaceae
Cins:
'''''Salix'''''
Tür:
'''''S. fragilis'''''

Gevrek söğüt (Salix fragilis), söğütgiller (Salicaceae) familyasından anavatanıAvrupa, Asya ve Türkiye olan bir söğüt türü

20 m’ye kadar yükselir, gövde 1 m çap yapar. Kabuk koyu, çatlaklı, tacı yuvarlak veya ince uzundur. Dallar kahverengimsi yeşil, kalın, düz, parlak, önceleri tüylü, sonraları tüysüz, kolay kırılır. Tomurcuklar ince uzun, ucu sivridir. Kulakçıklar vardır veya yoktur. Yaprak sapı 2-7 mm, tüylü veya tüysüz, yapraklar mızraksı veya geniş mızraksı, 8-10 × 1-1.6 cm'dir. Üst yüzü soluk, tüysüz, alt yüzü donuk yeşil, orta damar tüylü; dibi kama şeklinde, kenarı dişli, ucu uzun ve sivridir. Erkek kedicikler 3-5 cm × 4-6 mm'dir. Çiçek sapı 1 cm, 0-3 yaprakçıklı, ekseni tüylüdür. Brahtelersarı veya donuk sarıdır. Erkek çiçekler 2 stamenli (erkekorgan), filamentlerin dibi bazen tüylüdür. Anterler ise sarıdır. 2n = 76, bazen 38, 114

Ekoloji ve Fenoloji
Çiçek ve yapraklar nisan ayında açar. Çiçekler iki evciklidir. Tohumlar Mayıs ve Haziran aylarında olgunlaşır. Ortalama ömrü 200 yıl kadardır. En iyi gelişmeyi drenajı kötü, taşmış, derin topraklarda yapar. Fakat ağır topraklarda bol güneş ister. Kireçli topraklarda da iyi gelişme gösterir

Odun yapısı ve kullanımı
Odunu, pembemsi, yumuşak, hafif, gevrek (kolay yarılır) ve kolay eğrilir. Çocuk oyuncukları yapımında ve de mangal olarak kullanılır. Ayrıca halk tarafından hastalıkların tedavisinde kullanılır. İçeresinde aktiv bir karışım olan salisilik asitbulunur

Üretimi
Tohumlar rüzgarla dağılır. Tohumlar kısa ömürlüdür. Çelikle çok kolay üretilir. Mart aylarında yarı odunsu çelikler toprağa dikilmek suretiyle kolayca köklendirilir

Kültivarlar
Salix fragilis cv.'Bullata' - Büyük çalı veya küçük bir ağaçtır; 3-6 m'ye kadar uzanır. İlk yıllarda sarı-yeşil renklidir. Yapraklar mızraksı koyu yeşildir. Çıplak saplı gösterişli büyük kedicikleri ile dikkat çeker

Salix fragilis cv.'Belgium Red' - 15-20 m uzunluğunda büyük bir ağaçtır. İlk yıllarda doygun kırmızı renklidir

Söğüt Suyu (Willow Water)

Geçtiğimiz kış, daha önceden de duyduğum ancak uygulamaya vakit bulamadığım bir tekniği denemeye karar verdim. Teknik, söğütten kesilen parçaların suyun içerisinde birkaç hafta bekletilerek, ağaçlarda kök oluşumuna yardım edecek ve zayıf ağaçların üzerindeki stres yükünü azaltacak olan bir su üretme işlemiydi. Bu teknik, şu anda ticari olarak bulabildiğimiz köklendirici hormonların olmadığı dönemlerde üretim amaçlı olarak kullanılıyordu.

Söğüt (Salix türleri) yılın herhangi bir döneminde 12-15 mm. kalınlığındaki dallarından kesilecek parçaları suya koyduğunuzda birkaç hafta içinde kolayca kök vermesi ile bilinir. Hemen hemen bütün kesilmiş dallar kendiliğinden kök vereceğinden, kesilen bölümlere köklendirme hormonu uygulamaya da gerek yoktur
Şifanın bilinçli adresi:   www.herbalistatabay.com

KEREVİZ

KEREVİZ


Latince ismi : Apium graveolens
Kerevizin yaprak ve saplarının, bol vitaminleri ve çeşitli madeni maddeleriyle çok faydalı olduğunu belirten uzmanlar, mideyi kuvvetlendirdiğini ve iştah açtığını bildiriyor. Uzmanlar, kerevizin, iç salgı bezlerini ve özellikle vücutta çok çeşitli vazifesi olan böbrek üstü bezlerini çalıştırdığını, sinir yorgunluğunu da önlediğini ifade ediyor. Kanı pisliklerinden temizlediğini ve sivilcelerin geçmesine, yüzün pembe bir hal almasına yaradığını vurgulayan uzmanlar, kerevizin diğer faydalarını şöyle sıralıyor: “Karaciğerin şişliğini giderip onu yorgunluk maddelerinden temizliyor. Sarılığı gideriyor, böbrekleri çalıştırıyor, fazla suyu dışarı atıyor. Böbreklerden kumu, taşı döküyor. Şişmanları zayıflatıyor ve cinsel faaliyeti çok arttırıyor.”


Akdeniz mutfağının lezzetlerinden kereviz, içerdiği maddeler sayesinde sinirliliği önlüyor.B vitamini, demir ve kireç yönünden zengin olan kereviz şeker, yüksek tansiyon ve romatizma hastalıklarına da iyi geliyor. Uzmanlar düş kırıklığı çekenlerin kereviz ve havuç yemesini tavsiye ediyor. Salatası, çorbası, zeytinyağlı yemeği yapılarak tüketilebildiği gibi, yemeklere kendine özgü bir lezzet de katan kereviz, içerdiği değerlerle alternatif tıpta birçok hastalığın tedavisinde de kullanılıyor. Yaprak ve kök kerevizi olarak iki çeşidi bulunan ve anavatanı Güney Avrupa olan kereviz, deniz havası alan rutubetli yerlerde yetiştiyor ve soğuk havada kolayca don tutuyor.

Uzmanlar, lezzeti ve besin değerinde kayıp meydana gelmemesi için kereviz alırken don yememiş olmasına özen gösterilmesi gerektiğini belirtiyor. Kerevizin içeriğindeki ’sedanonik anhidrit’, ’sedanolin’, ‘limonen’, ‘palmitik asid’ ve ‘gayakol’ gibi maddeler sayesinde zihinsel yorgunluğun giderilmesine iyi geldiğini kaydeden uzmanlar ayrıca B vitamini, demir ve kireç içeren kerevizin, unutkanlığı ve sinir yorgunluğunu giderdiğini ifade ediyorlar. Uzmanlar idrar söktürücü özelliğe de sahip bulunan kerevizin, böbrek taşı ve kumlarının düşürülmesine yardımcı olduğunu, şeker, yüksek tansiyon ve romatizma hastalıklarına da iyi geldiğini kaydediyorlar.

Cinsel gücünüzü arttırın: Kereviz
Kerevizin tarihi çok eskilere, antik Yunan’a kadar dayanır. O zamanlar kereviz o kadar kutsal bir bitki olarak biliniyordu ki, spor yarışmalarını kazananların başlarına ödül olarak yabani kerevizden taç yapılıp konulurdu. Ancak kerevizin şöhreti kötü bir talihsizlik sonucu (spor yarışmalarını kazanan kralın oğlunu kereviz yaprakları arasına giren bir yılan soktu) lekelendi ve yalnızca ölüm çelengi olarak kullanılmaya başlandı.

Kereviz, çeşitli iklim koşullarına uyum sağlayabilir, ancak ılıman ve nemli iklimlerde daha verimli olarak yetişir. Geniş yaprakları ve uzun yaprak sapları ve şişkin bir gövdesi vardır. İki çeşit kereviz vardır, bunlarda bir tanesi kökü yumru bağlamayan, yaprak sapları uzun olan yaprak kerevizi, diğeri ise, yaprak sapları kısa kökü yumrulu, kök kerevizidir.

A, B ve C vitamini, kalsiyum, demir, potasyum ve kireç içerir. Kanserden yüksek tansiyona, gripten kolestrole kadar her türlü hastalığa karşı tedavi edici etkisi vardır. Onun mucizevi etkileyici gücü geçmişte Yunanlılar ve Romalılar tarafından keşfedilmiş ve onlar kerevizi tıpta ve yemeklerinde kullanmaya başlamışlardı.
2500 yıl önce hekimlerin babası Hipokrat, “altüst olmuş sinirleriniz için kereviz besininiz ve ilacınız olsun” demiştir. Özellikle erkeklerde cinsel arzuyu kamçılayan ve cinsel gücü arttıran kereviz, zamansız iktidarsızlık için doğal bir çaredir.

Kerevizin anayurdu Akdenizdir. Eski Yunan, Romalılarca koku verici olarak ve ayrıca şifalı ot gibi kullanıldığı bilinmektedir. Yaprakları ise çeşitli dönemlerde hüznün ve zaferin simgesi olmuştur. Homeros, İlyada’sında Archille in bu bitkiyi görkemli saçlarının tedavisinde kullandığından söz eder.

Sağlıktaki rolü
C vitamini yönünden oldukça zengin olan kereviz, vücudun günlük C vitamini ihtiyacının % 15 ini karşılar. 100 gr. kerevizde 2 mgr. A vitamini, 15 mgr. C vitamini, 4 mgr. kalsiyum, 10 mgr. potasyum ve 2 mgr. demir bulunur. İki orta boy kerevizde sadece 20 kalori vardır.

Son yıllarda yapılan araştırmalar kerevizin kanserden yüksek tansiyona, gripten kolesterole kadar her türlü hastalığa karşı savaştığını ortaya çıkarmıştır.
Amerika da yapılan deneylerde, kerevizin içindeki kimyasal maddelerin vücudun bağışıklık sistemini güçlendirdiği, canlılarda tümör oluşumunu önlediği ve tümör oluşum riskini % 38 ile % 50 oranında azalttığı gözlemlenmiştir.

Her gün kereviz yiyen ya da kereviz suyu içen hastaların tansiyonunun düştüğü ve kan basıncının dengelendiği görülür. Vücudun kaybettiği suyu yenilemenin en iyi yolu kereviz suyu içmektir. Kereviz suyu aynı zamanda stresi azaltır, uykusuzluğa iyi gelir ve baş ağrılarını engeller.

Diyet yapanlar için de faydalı olan kereviz suyu, tatlı ihtiyacını engeller. Sindirim sistemi ve böbrekleri dengeli çalıştırır. İyi çiğnenerek yenen kerevizler mideyi güçlendirir. Yorgunluğa ve iştahsızlığa iyi gelir.

Nelere faydası vardır?
- Cinsel gücü arttırır ve cinsel isteği kamçılar
- İç salgı bezlerini, özellikle böbrek üstü bezlerini çalıştırır
- Sinir yorgunluğunu engeller
- Kanı pisliklerden temizler
- Akneleri geçirici ve cildi temizleyici özelliği vardır
- Böbrek taşı ve kumunun kolay düşürülmesini sağlar
- Diyet uygulayanların zayıflamasını kolaylaştırır
- Unutkanlığa iyi gelir
- İdrarı söker
- Kan ve süt yapar
- Karaciğeri temizler
- Yüksek tansiyona iyi gelir
- Romatizmayı tedavi edici etkisi vardır
- Uykusuzluğu giderir
- Baş ağrılarını geçirir
- Mideyi güçlendirir

Nasıl kullanılır?

Sofrada: Tohumu öğütülür. Çorba, köri, güveç ve turşulara kullanılır, tuzsuz rejimlerde tuz yerine bu tohum uygulanabilir. Yaprağı salataya doğranabilir, bunun dışında yemeklere de katılabilir. Sebze çorbası ve güveçlere, ateşten alınmadan 3 dakika önce eklenebilir.

Sağlık için: Tohumu kaynatılarak özü çıkarılır ve içilir. Sinirleri yatıştırıcıdır ve midedeki fazla gazı çıkarmaya yardımcı olur. Yaprağı çay gibi demlenerek içilir. İştahı açar ve sindirimi kolaylaştırır.

Satın alma
Kereviz satın alırken sağlıklı yaprakları olan sağlam, körpe kerevizleri seçin. Sapının ezik, çürümüş olmamasına dikkat edin. Kerevizleri buzdolabında, yıkanmamış olarak ve plastik torbalar içinde 2 haftaya kadar taze olarak koruyabilirsiniz.

2 Şubat 2011 Çarşamba

Bahçe Bitkileri-Enginar Yetiştiriciliği

ENGİNAR



Enginar toprak altı gövdesi çok yıllık, toprak üstü organları tek yıllık olan baş ve yapraklarından çeşitli şekillerde faydalanılan bir sebze türüdür. Enginarın yenilen kısmı açmamış çiçeklerinin geniş ve etli çiçek tablası ile brakte adını verdiğimiz enginar başındaki yapraklarının etli dip kısımlarıdır. Enginarın içeriğinde A ve C vitaminlerinin yanında kalsiyum, potasyum, demir, manganez ve fosfor gibi çeşitli mineralleri orta seviyede bulunduran bir sebzedir. Enginarda bulunan Ciarin adlı madde karaciğer, safra kesesi, böbrekler ve bağırsakların düzenli çalışmasına yardım eder. Taze olarak tüketiminin yanında konserveye işlenmiş ve derin dondurulmuş olarak kullanımı mümkündür. Enginar, İtalya, İspanya, Fransa gibi Akdeniz ülkelerinde ve Amerika kıtasında üretilmektedir. Ülkemizdeki üretimi Ege ve Marmara bölgelerinde yoğunlaşmıştır. Marmara bölgesinde Bayrampaşa, Ege ve Akdeniz bölgelerinde ise; Sakız çeşitleri yaygın olarak yetiştirilmektedir. Enginarın çok yıllık bir sebze olduğundan enginar plantasyonları bulundukları yerde 10 ila 15 yıl kalabilir. Ancak üçüncü ve dördüncü yıldan sonra ekonomik verim düştüğünden plantasyonların yenilenmesi uygun olur.

YETİŞTİRME İSTEKLERİ

Enginar ılık iklim sebzesidir. Kışları ılık geçen bölgelerde kış ve ilkbahar aylarında yetişir. Aylık sıcaklık ortalaması 70C 'nin altında olan yerlerde yetiştiricilik uygun değildir. En iyi geliştiği sıcaklık 15 ila 180C’ dir. Sıcaklık 00C' nin altına düştüğünde başlarda büyük zararlanmalar olur ve hasat zamanı gecikir. Sıcaklık -5,-60C' den daha aşağı düştüğünde toprak üstü kısımları kısmen veya tamamen donar. Fazla sıcak ve kuru hava koşullarında ise; baş gelişimi olmaz.

TOPRAK İSTEKLERİ ve GÜBRELEME

Enginar toprak istekleri seçici bir bitki değildir. Fakat derin, tınlı-kumlu toprakları tercih eder. Toprak iyi drene edilmiş ve kullanabilir su kapasitesine sahip olmalıdır. En uygun gübreleme toprak tahlili sonuçlarına göre yapılan gübrelemedir. Enginar çok yıllık bitki olduğundan her yıl ilkbahar ve sonbaharda sürgün temizliği sırasında tahlil sonuçlarına göre ticaret gübreleri ve ocaklara birer kürek çiftlik gübresi verilir ve bitkilerin boğazları doldurulur. Çiftlik gübresi ile fosforlu ve potasyumlu gübrelerin tamamı dikimden önce verilirken, azotlu gübreler üç seferde verilmelidir. Birinci kısım dikimde, ikincisi ilk başlar görülünce, sulaması döneminde verilmelidir.

YETİŞTİRİCİLİĞİ



Enginar genel olarak ülkemizde ve birçok ülkede vegetatif yolla üretilmektedir. Fransa ve İtalya'da doğrudan tohumla üretilen çeşitler geliştirilmiştir. Enginarda vegatatif yolla üretim dip sürgünleri veya üzerinde gözlerin bulunduğu kök parçaları ile yapılabildiği gibi sadece gözlerin ana gövdeden çıkarılıp değişik ortamlarda köklendirilerek de yapılabilir. En yaygın üretim şekli sürgünlerle yapılan üretimdir. Yeni kurulacak Enginar plantasyonlarında dikiminden önce toprak derin sürülmeli ve gübrelenmelidir. Derin sürümden sonra diskaro ve tırmık çekilerek toprak dikime hazır duruma getirilmelidir. Dikim genellikle Akdeniz ve Ege bölgesinde Ekim – Kasım aylarında, Marmara bölgesinde ise Mart – Nisan aylarında yapılır. En uygun dikim masuralar üzerine sıra arası ve üzeri 1x1 m mesafe ile yapılır

BAKIM İŞLEMLERİ




Enginar çok yıllık bir bitki olduğundan her yıl sonbahar ve ilkbaharda bitkilerin dipleri açılır. Kuvvetli 1 ila 2 sürgün bırakılır. Diğer sürgünler köklü olarak gövdeden kesilerek alınır. Her enginar bitkisinden dikimde kullanılabilecek nitelikte 6-10 adet sürgün elde edilir. Üçüncü kısmı ise; uyandırma sonbahar ve ilkbahardaki sürgün temizliği sırasında bitkilerin arası çapalanır. Yabancı ot temizliği yapılır. Enginarda hasat başlar normal büyüklüklerini aldığı ancak braktelerin açılmadığı dönemde yapılmalıdır. Hasat gecikirse brakteler açılır, çiçek tablası lifli bir yapı kazanarak Pazar değerini kaybeder. Hasat olgunluğuna gelen başlar 5 ila 10 cm uzunluğunda sapları ile hasat edilmelidir. Enginarda başların hasadından sonra bitkinin dal ve yaprakları kuruyarak, bitki dinlenme dönemine girer, bu dönemde hiçbir işlem yapılmaz. Bölgelere göre değişmekle beraber Temmuz Ağustos aylarında uyandırma sulaması yapılır.

Enginarın Faydaları



Karaciğer ve kalbin en iyi dostu olan enginarın kanı temizlediğini ve yorgunluğu giderdiğini vurgulayan uzmanlar, diğer zehirli maddeleri ve yorgunluk maddelerini idrarla dışarı atarak vücuda dinçlik verip dinlendirdiğini söylüyor. Uzmanlar, enginarın, beyin yorgunluğunu çabucak geçirdiğini, kalp adalelerini kuvvetlendirdiğini, onu rahatsız eden üre ve kolesterolü düşürerek kalbin rahat çalışmasını sağladığını, şeker hastaları için de çok faydalı olduğunu, mide ve bağırsakları dezenfekte ederek ishalleri durdurduğunu kaydediyor.
Çiçeklerin çevresi de iplikçik biçiminde ot gibi yapılı pek çok burgu yaprakçığıyla dolu olur. İşte enginarın sebze olarak yenen kısmı, bu çiçeklerin altındaki etli çiçek tablasıdır. Çiçek tablası taze olarak yenilmeli, kartlaşmaya bırakılmamalıdır. Bitkinin sürgünleri yani çiçek sapları da körpeyken soyularak yenilebilir. İlkbahar mevsiminde baş bağlayan enginarın Türk mutfağındaki önemli yemekleri; dolması ve bezelye ya da bakla ile birlikte hazırlanan nefis zeytinyağlılardır.

Besin Değerleri

100 gr. taze ve çiğ (pişirilmemiş) sebze olarak enginarın içerdiği önemli besin değerleri şunlardır: 80 kalori; 3 gr. protein; 7,8 gr. karbonhidrat; 0 kolesterol; 0,2 gr. yağ; 1.5 gr. lif; 70 mgr. fosfor; 55 mgr. kalsiyum; 0,8 mgr. demir; 45 mgr. sodyum; 330 mgr. potasyum; 30 mgr. magnezyum; 0,5 mgr. çinko; 280 IU A vitamini: 0,15 mgr. B1 vitamini; 0,05 mgr. B2 vitamini; 0,7 mgr. B6 vitamini ve 10 mgr. C vitamini.

Sağlığımıza Yararları




Yukarıdaki değerler incelendiğinde enginarın bedenimiz için ne denli yararlı ve vazgeçilmez bir besin olduğu ortaya çıkar. Bunun yanı sıra;
o Enginar, içerdiği ciarin adlı etkili madde ile karaciğer ve safra kesemizi destekleyen bir besin olarak uzun zamanlardan beri Batı ülkelerinde büyük kabul görmekte ve bolca tüketilmektedir: Diğer hafif acı-tatlı sebzeler gibi enginar da, safra salgılarını artırmakta ve sindirimi kolaylaştırmaktadır.
o Enginar, kandaki yağ ve kolesterol düzeylerini düşürmektedir.
o Enginar, güçlü bir idrar söktürücüdür: Böbreklerin çalışmasını düzenlemekte ve bedendeki istenmeyen sıvıların atılmasını kolaylaştırmaktadır.
o Enginar ayrıca, içerdiği inülin adlı maddeyle, geleneksel olarak seker hastalarına tavsiye edilen bir besindir: Bu tür nişasta olan bu madde, sindirilmeye dirençlidir. Ve kandaki şeker düzeyini düşürür.
o Enginarın körpe yaprak ve çiçek saplarının kaynatılarak suyunun içilmesinin dahi, yukarıda sözü edilen etkileri kısmen de olsa sağlayacağı uzmanlarca savunulmaktadır.
Bütün bu etkileri sağlamak üzere enginarın tazesinin ya da konserve edilmişinin bol bol yenilmesi öğütlenmektedir. Ne yazıktır ülkemizde, ekolojik koşullar yani bitkinin istekleri birçok yerde tam olarak karşılandığı halde enginar pek sınırlı miktarda yetiştirilmekte ve bu nedenle yüksek fiyatlarla satışa sunulmaktadır. Enginar üretimimizin artırılıp bu yararlı sebzenin artık zenginlerin besini olmaktan çıkarılması en içten dileğimizdir.


Enginar Yemekleri http://medice.blogcu.com/

Kaynak http://www.pektasenginar.com/  Teşekkürler.

1 Şubat 2011 Salı

Bir fincan salep için (mi?)

Bir fincan salep için (mi?)



Yazar : Nilda KORKUT 



Bizler salebi bir içecek adı olarak bilsek de aslında Orchis, Ophyrs, Serapias, Barlia, Dactylorhiza gibi yabani orkide çiçeklerinin soğanlarına verilen bir isimdir bu. Halk arasında çayırotu ya da çam çiçeği olarak da bilinen salebin Türk kültüründe yerini alması 8. yüzyıla, Türkler’ in İslamiyet’i kabul ettiği dönemlere dayanır. Şarap ve diğer alkollü içecekler yasaklanmış, onların yerini boza, şıra ve salep almıştır. Tabi Türklerle birlikte Arap ve Perslerin de bu bitkiyi tanıması çok eski dönemlere dayanmaktadır. Özellikle kış aylarında içimi tercih edilen salebin Avrupalılarca bilinmesi ise ancak 15. yüzyılda mümkün olabilmiştir.

İran ve bazı Güney Avrupa ülkelerinde çok az miktarda bulunan salep, aslen Türkiye’de yetişir. Ülkemizde özellikle Güney Anadolu (Muğla, Antalya, Silifke), Güneydoğu Anadolu (Kahramanmaraş, Adıyaman, Malatya), Doğu Anadolu (Van, Muş, Bitlis) ve Kuzey Anadolu (Kastamonu) bölgelerinde görülür. Cephalanthera kotschyana ve Dactylorhiza osmanica (Osmaniye orkidesi) gibi türler sadece ülkemizde yetişmektedir.

Çiçek açma dönemleri türlere göre değişen salebin, kuruyup tohum haline gelen embriyoları rüzgarın yardımıyla kapsüllerinden kurtulur. Doğada kendilerine uygun nem ve sıcaklığa sahip bir yer bulduktan sonra, bitkicik şeklinde ortaya çıkana kadar belli bir süre geçer. 2. yıl soğanıyla birlikte toprak üzerinde tek yaprağı da görülmeye başlayan salep 3. yılda gelişimine devam eder. 4. yıl sonunda ise artık neredeyse toplanmaya hazır duruma gelmiştir.

Bu süre içinde bazıları sonbaharda gelişimlerini devam ettirirken bazıları Mart ayına kadar bu gelişime ara verebilir. Salep bitkilerinin toprak altında iki yumrusu vardır. Biri o sene gövde veren ana yumru, diğeriyse gelecek yıl yumru verecek iri ve parlak olan kardeş (oğul) yumrudur. Bu yumruların şekilleri küremsi, yumurta veya çatalımsı olabilir. Çeşitli toprak tiplerinde yetişebilen salep ormanlarda yetişirse iri yumrulu, çayırlarda yetişir ise zayıf yumrulu olur. Bu yumrular musilaj, glikoz ve glikomannan gibi maddeler içermektedir.

Sağlımız üzerindeki faydaları yüzyıllardır bilinen salep; ishal, mide-bağırsak iltihaplanmaları, bronşit ve öksürüğe karşı kullanılmaktadır. Ayrıca kuvvet verici ve besleyici özelliği de vardır. Eski gemiciler bu nedenle, uzun seferlere çıktıklarında yanlarına mutlaka salep de alırmış. Su veya sütle birlikte hazırlanıldığında şişme özelliği gösteren salep, dondurmanın hammaddesi olarak da kullanılmaktadır. Salepten bu şekillerde yararlanılabilmesi için bir takım işlemlerden geçirilmesi gerekmektedir.

Bunlardan kısaca bahsetmek gerekirse kardeş yumrular Mayıs ve Haziran ayında toplanır. Daha sonra güzelce yıkanır, su veya sütle haşlanır. Bu işlemlerden sonra kurumaya bırakılan yumrular, en son dövülerek toz haline getirilir.

Soyunun tükenmemesi için sadece yan (kardeş) yumrusunun toplanması gerekirken bir dönem iç ve dış talebi karşılamak üzere ne yazık ki salepler bilinçsiz bir şekilde iki yumrularıyla birlikte toplanmış, türlerinin yok olması noktasına gelinmiştir.

Bir kilo salep elde etmek için 1000-4000 yumru gerekmektedir. Ülkemizde yıllık neredeyse 45 ton salep üretilmektedir ki bu da yaklaşık 45-180 milyon yumru demek oluyor. Her ne kadar 1974 yılında bitki şeklinde ihraç edilmesi yasaklanmış olsa da günümüzde Arap ülkeleri, Almanya, Kuzey Kıbrıs, İsviçre, Avusturya, İngiltere, Bulgaristan, İsrail, Romanya, Rusya, Azerbaycan gibi ülkelere toz salep ihracatı devam etmektedir.

Salep türlerinin tamamen tükenmemesi için üretim ve ticaretinin denetim altına alınması gerekmektedir. Aslında insanların bu konuya olan duyarlılığını arttırılması gereklidir. Belki salep içimi veya salep özlü dondurmaya olan talebin bile azaltılması tartışılmalıdır. Aynı zamanda kültüre alınma çalışmalarına da hız verilmelidir. Daha önceki dönemlerde laboratuar (in vitro) koşullarda üretilmesi imkansız diye düşünülmekteydi.

Bunun nedeni besi dokusuna sahip olmayan salebin organik madde ihtiyacını toprakta bulunan funguslarla (mantarlarla) simbiyotik yaşam birliği kurarak sağlamasının yanı sıra fide üretimi yapılsa bile bunların sökülecek hale gelmesi için çok uzun bir zamana ihtiyaç olduğu inancıydı.

Ayrıca laboratuar koşullarında üretilen bitkilerin tarlaya geçirilmesinde de problemler yaşanıyordu. Ancak son yıllarda yapılan çalışmalar, gerçekten ümit verici düzeye gelmiştir. Özellikle Orchis coriophora türünden 5 ay gibi kısa bir sürede bitkicik elde edilmiş, diğer Orchis ve Ophyris türlerinin de başarılı çoğalmaları konusunda dikkat çekici sonuçlar elde edilmiştir.

Bu tür çalışmaların diğer türler için de yapılması teşvik edilmelidir.  Bunların yanı sıra bazı türlerin kümeler halinde geliştikleri gözlenmiş ve bunların kardeş yumrularla çoğaldığı tahmin edilerek, konuyla ilgili bir takım araştırmalar da yapılmıştır. Elde edilen sonuçlarda iki, üç hatta dört yumruya sahip bitkiler bulunmuş; Orchis sancta, Serapias vomeracea gibi bazı türlerin bu şekilde çoğalmaya son derece uygun olduğu gözlenmiştir. Bir yumrudan en az iki-üç kardeş yumru elde edilmiştir.

Diğer türler üzerinde de bu tarz araştırmalar yapılmaya devam ettirilerek, bitki türlerinin ve sayılarının arttırılması sağlanmalıdır. Bu sayede bizler de kışın salep içme keyfinden mahrum kalmayarak bu alışkanlığımızı gönül rahatlığı için de sürdürebiliriz…



SALEP



Diğer İsimleri : Sahlep, Çayırotu, Çamçiçeği, Orchis
Botanik Bilgi : Salepgiller familyasından; tel köklü otsu bir bitkidir. Kökünde 2 tane yumru vardır. Gövdesi, dik ve silindirimsidir. Çiçekleri salkım veya başak şeklindedir. Kullanılan yeri köklerindeki yumrularıdır. Yurdumuzda birçok çeşidi vardır.
Adi salep (Orchis maculata) ormanlarda ve nemli çayırlarda yetişir. Anadolu salepotu (Orchis anatoiica) kırmızı veya mor çiçeklidir. Gıda olarak kullanıldığı gibi ev ilaçlarında da kullanılır.
Yetiştirildiği Yerler : Türkiye olup özelikle batı Akdeniz, Eğe, Marmara ve batı Karadeniz bölgelerinde yaygın olarak yetiştirilir.
Toplanması-Saklanması : Toprak kazılarak kökünün yumruları alınır.
Bilinen Bileşimi : Salep yumruları müsilaj, glikoz ve uçucu bir yağ taşır.
Faydaları
Göğsü yumuşatır, öksürük ve bronşitte faydalıdır.
Kabızlığı giderir. Basur memelerinde faydalıdır.
Zihni çalışma gücünü artırır. Kalbi kuvvetlendirir.
Aybaşı kanamalarının düzenli olmasını sağlar.
Bağırsak solucanlarının düşürülmesine yardımcı olur.
Vücudun ısınmasını sağlar.
Cinsel gücü artırır.
Kullanım Şekli : Öğütülmüş kök yumrulardan 1 çay kaşığı az su ile bulamaç hale getirilip üzerine 300 gr. su konarak karıştırılıp 15 dakika kaynatılır. Bal ile tatlandırılarak üzerine zencefil ekilerek sıcak sıcak içilir. Aynı tarif süt ile de yapılabir. Günde 4 defa yemeklerden evvel birer kahve fincanı içilir.

Kaynaklar
1.Çağlayan K, Özavcı A, Eskalen A (1998) Doğu Akdeniz Bölgesi’nde Yaygın Olarak Bulunan Bazı Salep Orkidelerinin Embriyo Kültürü Kullanılarak in Vitro Koşullarda Çoğaltılması. Turkish Journal of Agriculture and Forestry 22, 187-191.
2. Erdem E, Atış E (2004) Orkideler Kurtarılmayı Bekliyor. Ekoloji Magazin 1.
2. www.salep.atspace.com

BOZA

Bozanın Tanımı

Boza; darı irmiği su ve şekerden üretilir.
Bünyesinde A ve B vitaminlerinin dört türü ile C ve E vitaminleri bulunur. Boza, mayalanması sırasında laktik asit üretir. Ender gıda maddelerinde bulunan bu asit çok değerli olup, hazmı kolaylaştırıcı etkisi vardır. Süt yapıcı özelliği nedeniyle hamile bayanlara ve vitamin kaynağı olarak sporculara tavsiye edilir. Kolera hastalığının tedavisinde son derece etkilidir.
Boza; mayalı ve gıda bakterilerinin yaşadığı bir içecek olduğundan koruma şartları çok önemlidir.Bu nedenle hava alabilen, sağlıklı cam şişede satışa sunulmaktadır. Şişelenmesi sırasında fermantasyonu devam eden bozanın çok hızlı tüketilmesi gerekir.
2lt., 1 lt ve 0,5 lt. olarak Vefa Bozası seçkin iş yerlerinde özel mermer küpler içinde ve özel ambalajlar ile satışa sunulmaktadır.


BOZA
Sonbahardan kışa geçişin en önemli işaretidir boza. Sokaklardan el ayak çekilince akşam saatlerinde şu sesi duyarsınız; “Booozaaa...Vefa Bozası...”
İçeri adım attığınız an iki şey dikkatinizi çeker:Kısa boylu mermer küpler ve genzinize yerleşen o keskin,nemli,ekşimtrak koku.Aslında bilenler bilir: Bütün mayalı içkilerin yapıldığı ya da bekletildiği yere sinmiş olan kokudur o; damakta belli belirsiz kendini gösterse de içerken anlaşılmaz.Mermer küpler ise,Vefa Bozacısı’nın tescil edilmemiş alamet-i farikası.Soğuk bir kış gecesi sürprizi...
İçinde binbir çeşit vitamin ve güç verici nesnenin bulunduğu, günümüzün sofistike içeceklerine rağmen sıradan, yapımı son derece basit boza, İstanbul’un en eski semtlerinden biriyle özdeşleşip, 130 yıldır Vefa Bozası adıyla şöhretini sürdürüyor.
Bir görüşe göre boza, bilinen en eski içki olan biranın ilk hali. Bir Anadolu içkisi olan üzüm şarabından daha eski bir geçmişe sahip. En eski yazılı kaynaklara sahip Mezopotamya (Sümer) ve Mısır uygarlıklarında üretilen birayla boza, hemen hemen aynıdır. Bira hammaddesi olarak kullanılan malt ekmeği, suyla ezilip bulamaç haline getirilir. Karışım mayalanmaya bırakılır. Böylece alkolle birlikte süt asiti de ortaya çıktığından, sözü edilen bira bozaya benzer. Türkiye’de genellikle darıdan yapılan boza, başka ülkelerde yapıldığı yerin başlıca ürününe göre mısır, arpa, çavdar, yulaf, buğday, kara buğday, arnavutdarısı, gernik gibi tahılların unu, bazen da pirinç ve ekmek, nadir olarak da kenevir unu ve karamuk mayalandırılarak yapılır. Kepeği alınmış darı unu kazanda kavrulup, yumruk veya tokmakla dövülerek suyla hamur haline getirilir. Belli bir kıvama ulaşan bu karışım elekten geçirilir. Eski boza veya hamur mayası ile mayalandırılarak serin yerde 3-7 gün dinlendirilir. Şeker veya pekmezle tatlandırılarak içilir. Ülkesine göre alkol oranı % 2-6 arasında değişir.
Boza, Mısır ve Kuzey Afrika sahilleriyle Akdenizli tüccar gemiciler aracılığıyla batıya, Hazar Denizi güneyinden doğuya, Asya içlerine ve Çin’e; İran ve Afganistan’a, Kafkaslar’dan kuzeye, Volga havzasına doğru geniş bir coğrafyaya yayılır. Balkan ülkelerinin hemen hepsinin “milli içki” olarak sahiplendiği bozanın Balkanlar’a gelişi ise, iki farklı öyküye dayandırılır. İlkinde, Orta Asya’dan kalkıp XI. Yüzyılda Karadeniz’in kuzeyinden Balkanlar’a kadar geniş bir bölgeyi ele geçiren Kıpçak Türklerinin, bozayı da kültürlerinin bir parçası olarak bölgeye taşıdığı savunulur. İkincisinde ise, horasanlı savaşçı dervişlerden Sarı Saltık yer alır.Horasan’dan gelip Anadolu’da Hacı Bektaş’a bağlanan Sarı Saltık, Rumeli’ye yerleşen ilk Müslüman Türk toplulukları da yönetmek üzere, 1263 yılında Babadağı’na, bugünkü Dobruca’ya gelir. Horasan’da öğrendiği bozacılığın bölgede yayılmasına da önayak olan Sarı Saltık, bozacı esnafının piri sayılır.
En şiddetli yasakların yaşandığı IV. Murad ve IV. Mehmed dönemlerinde İstanbul’da 300 dükkanda 1005 bozacı çalışırdı. “Sarhoşluk vermeyecek kadarı”nı içmek helal sayıldığından, meyhaneler, yüksek alkollü tatarbozası satan bozahanelere dönüşür ve bir laf türer: “Meyhaneciye sormuşlar şahidin kim diye, bozacı demiş.” İçki yasağı III. Selim döneminde de sürer.Bu dönemde bozahaneler artık iyice ayak takımının işgali altındadır. Okuryazar takımı, hanımlar, beyler ve aileler bozahanelerden elini eteğini çeker. “93 Harbi” olarak da anılan Osmanlı-Rus Savaşı (1876) nedeniyle Rumeli’den İstanbul’a yapılan yoğun göç, bozacılık tarihinde bir dönüm noktası olur. Savaştan hemen önce, Karadağ sınırındaki Prizzen kasabasından İstanbul’a gelen Arnavut genci Sadık, bir süre mahalle aralarında seyyar bozacılık yaptıktan sonra, kentin eğlence merkezi olan Direklerarası ve Şehzadebaşı’na yakın, Vefa semtinde bir küçük bozacı açar. Sadık Efendi, iki yenilik getirir bozacılığa: Birincisi, o dönemin en meşhur bozacısı, Taksim’deki Tevfik Efendi’den aldığı bozayı bir süre bekletip üzerinde biriken suyu döktükten sonra satar. Benzerlerinden daha saf, kıvamlı ve nefis hale gelen bu tadın şöhreti kısa sürede yayılır. İkincisi ve en önemlisi, o zamana kadar boza, ilkel yöntemlerle üretilip saklanırdı. Bunun için kullanılan ahşap fıçılar, bozayıda etkileyen kötü kokular yayardı. Prizrenli Sadık, bozayı kendisi yapmaya başladıktan sonra fıçı yerine mermer küpler kullanmaya başlar. Genç bozacı ayrıca dükkanını çeşit çeşit kepçeler, güzel bardaklar, şık tarçın ve leblebi kaplarıyla donatır, tadını iyice geliştirdiği bozanın orada içilmesini bir zevk haline getirir. Bir hatırlı müşterinin saraydan öğrendiği meşrubat tarifleri, genç bozacının talihinde yeni bir sayfa açar. Böylece dükkanda, yılın belli aylarında satılan bozanın yanı sıra limonata, şıra, bazı şerbet türleri, dondurma ve salep de satılır. Prizrenli Sadık’ın şöhreti kısa zamanda İstanbul’un dört bir yanına, ağızdan ağıza yayılır. Dükkan, Vefa dışından da gelen seçkinlerin uğrak yeri olur. Prizren’deki kardeşi İbrahim’i de İstanbul’a getirterek müşteri yükünün altından kalkmaya çalışır. Zamanla hacca da giden iki kardeş, Hacı Sadık ve İbrahim Biraderler olarak anılmaya başlar. Cumhuriyet döneminde Soyadı Kanunu’yla “Vefa” soyadını alan aile, sonraki kuşakların mesleği teknolojik yeniliklerle sürdürmesiyle markalaşır. Belki de bu nedenle, “İstanbullunun meyveden evvel, kahveden sonra ikram ettiği harup, koruk, demirhindi, ahududu, gül, gelincik, vişne” şerbetleri tarihe karışırken boza yaşar.
Eskinin İstanbul’unu elinde güğüm, belinde bardaklık, akşamları sokak sokak arşınlayan Arnavut bozacılar, plastik bidon içinde boza satan Anadolu delikanlılarıyla yer değiştirir. Bilinmez, satıcı belki de kendi yaptığı bozayı satar ama sesi hep aynı yanık tonda çıkar; “Booozaaa...Vefa Bozası!...”





Evde Boza Yapımı
Malzemeler
3 bardak bulgur
2 kahve fincanı pirinç
3 bardak tozşeker
1 bardak eski boza ya da kibrit kutusu büyüklüğünde maya geniş bir kap

Yapılışı
Bulgur akşamdan bol su ile ıslatılır. Ertesi gün bulgur ve pirinç iyice ezilinceye kadar pişirilir. Mikserle çırpılır ve ince süzgeçten geçirilir. Bu karışım hafif ateşe konulur. İçine şeker katılır ve eriyinceye kadar karıştırılır. Sonra ateşten alınır. Bir yerde ılınmaya bırakılır. Arada bir karıştırılır. Ilındıktan sonra içine eski boza ya da ılık suyla ezilmiş maya katılır. İyice karıştırılır. Bu karışımın ağzı kapatılarak, 20-25 derecelik bir yerde, ara sıra karıştırılarak 2-3 gün bekletilir. İçinde göz göz hale gelmiş kabarcıklar görülürse olmuş demektir. Serin bir yere alınır. Soğuk servis yapılır. İsteğe bağlı olarak üzerine sarı leblebi ve tarçın ilave edilir.
Afiyet olsun






  Bozanın Tarihçesi



1870 yılında Arnavutluk'tan İstanbul'a gelip yerleşen dedemiz Hacı Sadık Bey, o yıllarda bozanın sulu kıvamlı ve ekşi lezzetli biçimde 200 kadar Ermeni vatandaş tarafından yapılıp satıldığını görmüştür. Zamanın saraylı ve aristokrat ailelerinin ve bürokratlarının oturduğu Vefa'ya yerleşen Hacı Sadık Bey, bu günkü haliyle sevilen koyu kıvamlı ve hafif ekşi lezzetli Vefa Bozası'nı imal etmiş ve 1876 yılı Eylül ayında Vefa Bozacısı adı ile bozacılığı hem bir meslek hem de bir marka haline getirmiştir.
Hacı Sadık Bey, saray ve çevresinde de rağbet gören bu özel Türk içeceğini oluşturduğu yeni kıvam ve lezzeti koruyabilmek için yıllarca bizzat kendisi imal etmiştir. Daha sonra oğlu İsmail Hakkı Vefa'yı yanına alarak Vefa Bozasının yapımına uyumunu sağladı. Bir yandan Edebiyat Fakültesinde okuyan İsmail Hakkı Vefa, bir yandan da Haliç Tersanesinde makine işleri yapan bir akrabasıyla işbirliği yaparak bozanın makina ile üretimini başarmış ve diğer iş kolu olan üzüm sirkesinin üretimini de arttırmıştır.
Halen, Tarihi Vefa Bozacısı dükkanında Ekim ayından Nisan ayına kadar Boza, Nisan ayından Ekim ayına kadar da kuru üzüm şırası, dondurma ve limonata satışı yapımaya devam etmektedir.
Vefa Bozacısı, bütün aile fertlerinin özveri ile çalışması sonucu bugünlere getirilen ata içeceği Boza geleneğini devam ettirirken, diğer iş kolu olan sirke üretimine, Balzamik Sirke, Nar Ekşisi ve Limon Sosu ürünlerini de ekleyerek faaliyetlerine devam etmektedir.
Dördüncü nesil olarak, sirke üretiminde büyük atılım yapan Vefa Bozacısı A.Ş. Çorlu'da dünyanın en ileri teknolijilerini kullanarak modern bir tesis kurmuştur.
Vefa Bozacısı, çağdaş teknoloji ile müşterilerine en iyi, kaliteli ve yüzyıllık güvene dayalı hizmet vermenin gururunu taşıyan bir firma olarak en kısa zamanda bozayı dünya piyasalarına sunmak üzere çalışmalarını devam ettirmektedir.
130 yıllık başarılarla dolu geçmişinin onurunu taşıyan Vefa Bozacısı ikibinli yıllarda da atılımlarını sürdürmekte ve halkımızın damak zevkini karşılamaya devam etmektedir. 





Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...