| Sigara içenlere öneriler |
Öncelikli olarak sigara içenlere birinci önerim sigarayı bırakmalarıdır. Aşağıdaki önerilerim ise bırakamayanlara tavsiye niteliğindedir. Günümüzde sigaranın kalp-damar, beyin, ve akciğer hastalığı gibi organlarda ağır hasara neden olduğu iyi bilinmektedir. Ayrıca kanserlerin en önemli nedenlerindendir. Amfizem ve süreğen bronşit gibi akciğer hastalıkları, inme, eklem kireçlenmesi, maküler bozulma, tansiyon yüksekliği ve damar tıkanıklığı gibi sorunlara neden olmaktadır. Ayrıca kişi sigara içmese bile pasif içiciyse de benzer sağlık sorunlarının görüldüğü iyi bilinmektedir. Yapılan çalışmalarda, sigara içenlerin içmeyenlere göre 7-8 yıl daha erken öldüğü saptanmıştır. Ayrıca sigara içen ve fakir olan insanların, zenginlere göre daha kısa yaşadığı da düşünülürse durum daha da vahim olmaktadır. Sigara içen ailelerin bebeklerinin idrarında sigarada bulunan maddelerin de bulunması, insanların en sevdiklerini bilmeden zehirlediğini göstermektedir. Ülkemizde ortalama insan ömrünün kısa olduğu, maalesef fakir oranının yüksek olduğu ve sigara içme oranının da yüksek olduğu göz önüne alınırsa bu durumun ne kadar acı olduğu anlaşılabilir. Fakat, insanlarımız bunu anlayamadan yitip gitmektedir. Devletimizin sigara içilmesi ile ilişkili olarak aldığı yasaklama kararlarının eğitim programları ile desteklenmesi, ailelerin bu soruna eğilmeleri bu konuda yardımcı olabilir. Sigara tiryakilerinin beslenme programlarına dikkat etmeleri, antioksidan ihtiyaçlarını karşılamaları gereklidir. Fakat özellikle A vitamini gibi antioksidanların sigara içen insanlarda destekleyici ürün gibi kullanılmalarının, beklenenin aksine akciğer kanseri riskini arttırdığı daha önceden gösterilmiştir. Bu nedenle antioksidanların geliş güzel kullanılmasını önermem. Yapılan çalışmalarda sigara içenlerde C vitamini eksikliği olduğu ve bunun destek ürünleri ile giderildiği gösterilmiştir. Antioksidanlar, sigara içenlerde kalp-damar hastalığı gibi ciddi hastalıkların görülme riskini azalttığı saptanmıştır. Son yıllarda üzüm çekirdeği ve yeşil çay ürünlerinin bu konuda yararı öne çıkmaktadır. Sigaranın bırakılmasında nikotinin yerine konması (sakız, bant), akapunktur, hipnoz ve ilaç kullanımı yararlı olabilmektedir. Bununla bazı insanlar bu bağımlılıktan kurtulamamaktadır. Sigarayı bırakamayanlara önerilerimizi şöyle sıralayabiliriz: • Antioksidanlar: sigara içilmesinin neden olduğu oksidatif hasara karşı yardımcı olabilirler. Sigara içilmesi ile ortaya çıkan serbest radikallerin hücrelere verdiği hasarın giderilmesi için vücudun her gün antioksidan gibi temel besinlere ihtiyacı vardır. Antioksidanlar tek tek değil de birbirlerinin etkilerini arttırmaları nedeni ile multivitamin olarak alınmaları daha yararlıdır. Maküler hasarlanma, serbest radikallerin gözde yaptığı hasar olup, özellikle antioksidan alınması ile riski azaltılabilmektedir. C vitamini, E vitamini ve selenyum alımı yüksek olan kişilerde maküler hasarlanma gelişme riskinin %70 daha az olduğu gösterilmiştir. • Selenyum: Yapılan çalışmalarda selenyum eksikliğinin kansere neden olduğu gösterilmiştir. Bununla birlikte selenyum eksikliği olmayan insanlarda selenyum takviyesi yapılmasının yararı bulunmamaktadır. Fakat yeni yapılan bir çalışmada selenyum takviyesi yapılan insanlarda kanser riskinin azaldığının gösterilmesi nedeni ile çalışma erken sonlandırılmış ve çalışmadakilerin hepsine selenyum takviyesi önerilmiştir. Bu çalışmada temel hedef cilt kanseri riski üzerine selenyum takviyesinin etkisi araştırılmıştır. ilginç olarak selenyum alanlarda cilt kanseri riski azalmaz iken akciğer kanserinde %40, kalınbarsak kanseri riskinde %50 ve prostat kanseri riskinde %66 olmak üzere bütün kanserlerden ölme riski ortalama %50 azalma olduğu saptanmıştır. • Yeşil çay: içinde bulunan polifenoller nitrözamin ve diğer karsinojenlerin oluşumunu engeller ve karsinojenlerin temizlenmesine yardımcı olur. Yeşil çay aynı zamanda dişilik hormonu olan östrojenin etkisini engelleyerek meme ve rahim kanseri riskini azaltmaktadır. Yeni yapılan bir çalışmada da yeni kan damarlarının oluşumunu azaltarak kanserlerin büyümesini azalttığı gösterilmiştir. Günlük ne kadar alınması gerektiği bilinmemektedir. Sağlık için yararlı olabilmesi için 3 fincan yeşil çay içilmesi ve bunun destekleyici ürün olarak karşılığının da günde üç defa 100-150 mg yeşil çay ekstraktının (total %80 polifenol ve %55 EGC içeren) kullanılması gerektiği düşünülmektedir. Kansere karşı etkili olabilmesi için gerekli dozların daha yüksek olduğu, bunun da yeşil çay içilerek değil de destekleyici ürün ile elde edilebileceği ileri sürülmektedir. Yeşil çayın kafein içeriğinin düşük olması nedeni ile yan etkileri azdır. • MGN-3: pirinç kepeğinden elde edilen veya arabinoxylane bileşiği, doğal öldürücü hücrelerin sayısını ve infterferon yapımını arttırmaktadır. Doğal öldürücü hücreler, vücutta anormal hücreleri tespit ederek ortadan kaldırılmasını sağlar. • Koenzim Q10: bu enzim, tansiyonu yüksek olan hastalarda eksik olabilmektedir. Böyle hastalarda günde iki defa 50 mg verildiğinde tansiyon normale gelebilmektedir. • Balık yağı: içinde bulunan EPA ve DHA isimli yağ asitleri tansiyon kontrolünde ve kolesterol seviyesinin düşürülmesinde yardımcıdır. • Mağnezyum: tansiyonun kontrol altına alınmasında yardımcıdır. Günde 500 mg alınması yeterlidir. • Taurin: amino asit olup insan ve hayvanlarda tansiyonun düşürülmesinde yardımcıdır. • C vitamini: kan basıncında düşme sağlayabilmektedir. • Sarımsak: Tansiyonun düşmesinde ve kolesterolün düşürülmesinde yararlıdır. • Çinko: görme işlevinin devamında görevli enzimler için gereklidir. Maküler hasarlanması olanlarda günde 80 mg çinko alınması görme kaybını azaltmaktadır. • Ginkgo biloba: maküler hasarlanma riskini azaltmaktadır. Pıhtılaşmayı bozan ilaçlarla birlikte kullanıldığında kanamaya neden olabileceği için kesilmelidir. • Yaban mersini: retinada hasarı azaltan bileşenleri içerir. Maküler hasarlanmayı azaltabilir. Retinadaki kapiller damarları güçlendirerek kanama riskini azaltır. |
30 Ocak 2011 Pazar
Sigara içenlere öneriler
Etiketler:
sigara,
Sigara içenlere öneriler,
sigaranın zararları
Kemoterapi ve yan etkileri
| Kemoterapi ve yan etkileri |
KEMOTERAPİ NEDİR İnsan vücudunda oluşan anormal hücrelerin büyüme ve çoğalmalarını durdurmayı veya yok etmeyi amaçlayan, doğal veya yapay maddelerden oluşan ilaçlarla yapılan tedavi biçimine kemoterapi denir. Anormal hücrelerin çoğalma yeteneği kontrolsüz olup normal hücrelerden daha fazladır. Anormal olan bu hücreler çoğalırken, çevrede bulunan normal hücrelere de zarar vererek onların işlevlerini engellerler. Kemoterapi ilaçları; bu anormal hücrelerin kontrolsüz çoğalmalarını çeşitli basamaklarda engelleyerek etki gösterir. Bu etki, normal hücrelerden hızlı çoğalan anormal hücrelerde daha belirgin olmaktadır. Böylelikle normal hücreler daha az zarar görürken anormal hücrelere belirgin hasar verilmektedir. KEMOTERAPİ HANGİ AMAÇLA UYGULANIR Hastanın normal hücrelerine daha az zarar verirken, vücuttaki normal olmayan hücrelerin ortadan kaldırılması veya çoğalmasının kontrol altına alınması amacı ile uygulanır. KEMOTERAPİ HANGİ YOLLARLA UYGULANIR Ağızdan: Örn. tabletler. Kullanım şekli kolay ve tercih edilen bölge olmakla birlikte ilaçların az bir kısmı ağız yoluyla kullanılabilmektedir. Damar yoluyla: Örn. ampul içindeki ilaçlar. Günümüzde en sık kullanılan kemoterapi uygulama biçimidir. Bölgesel yol: İlacın, kemoterapi ile etkilemek istenen bölgeye giden damar yoluna doğrudan uygulanmasıdır. Seyrek kullanılmaktadır. Kas içi uygulama: İlacın kas içine enjeksiyonu ile yapılmaktadır. Seyrek kullanılan bir yöntemdir. Ciltaltı uygulama: İlacın insülin enjektörü gibi küçük uçlu iğnelerle ciltaltına uygulanmasıdır. En çok göbek çevresi ve kol-omuz bölgesine uygulanır.Omurilik içine uygulama: Bel bölgesindeki omurlar arasından özel iğnelerle omurilik içine girilerek uygulanan yöntemdir. DAMAR YOLUYLA KEMOTERAPİ UYGULANMASI SIRASINDA NELER YAPILMALIDIR • Tedavi esnasında fazla hareket edilmemesi gerektiğinden rahat edilebilecek bir pozisyon alınmalıdır. • Tedavi uzun sürecekse kolunuzun altına destek amacı ile küçük bir yastık alabilirsiniz. • Tedavi başlamadan önce hemşirenin açıklamaları dikkatle dinlenmelidir. • Damardan iğne ile yapılan uygulamalar esnasında ağrı, kızarıklık, yanma, batma hissi duyulduğunda doktora veya hemşireye hemen haber verilmelidir. İlaç damar dışına kaçıyor olabilir. • İlaç uygulaması esnasında gelişecek herhangi bir sıkıntıda hemşireye veya doktora haber vererek bu durum onlara anlatılmalıdır. KEMOTERAPİDE OLUŞABİLECEK YAN ETKİLER NELERDİR Günümüzde tanı ve tedavi yöntemlerinde belirgin ilerlemeler kaydedilmesi nedeni ile kemoterapi yaygın olarak kullanılmaktadır. Tedavinin cinsi, süresi, veriliş yolu hastalığa göre değişebildiği gibi, ilaca karşı oluşan dirence, tedaviye alınan cevaba, hastadan hastaya veya hastanın durumuna göre değişmektedir. Kemoterapide kullanılan ilaçların yararı olmakla birlikte maalesef istenmeyen bazı yan etkileri vardır. İstenmeyen bu yan etkiler hastaya, ailesine ve tedavi ekibine çözülmesi gereken ek sorunlara neden olmaktadır. Istenmeyen yan etkiler bazen o kadar şiddetli olmaktadır ki tedavinin kesilmesine bile neden olabilmektedir. Bu yan etkilerin önlenmesi veya şiddetinin azaltılması tedavi uygulayan ekip, hasta ve ailesinin işbirliği ile yapılmalıdır. Bu nedenle tedavide kullanılan ilaçların olası yan etkileri, bu yan etkilerin ortadan kaldırılması veya azaltılması için yapılması gerekenler hakkında hekimden bilgi istenmelidir. Ayrıca acil durumlarda nereye başvurulacağı öğrenilmelidir. Alerjik reaksiyonlar Kemoterapi ilaçlarının uygulanması esnasında veya sonrasında çeşitli alerjik reaksiyonlar olabilmektedir. Sıkıntı hissi, kaşıntı, deride kızarıklık ve kabarıklık, nefes darlığı, karın ağrısı gibi çeşitli yakınmalar olabilir. Uygulama sırasında kendinizi kötü hissettiğinizde veya herhangi bir anormal durumda, hemşirenize veya doktorunuza haber vermelisiniz. İğne giriş yeri ile ilişkili yakınmalar İğne giriş yerinde ağrı, yanma veya kızarıklık olabilir. Bu tür yakınmalar, uygulanan ilacın damar dışına kaçması ile ilişkili olabilir. Bu nedenle hemen hemşireye veya hekime haber verilmelidir. Uygulanan ilacın cinsine göre soğuk veya sıcak uygulama yapılmalıdır.Bulantı ve kusma Kemoterapi uygulamaları sonrasında sık görülen yan etkilerdendir. Bulantı hissi, sinir sisteminin bir kısmı tarafından kontrol edilmektedir. Bulantı hissi; korku, endişe, ağrı, duygu durumu, iltihap, kan akımının bozulması veya iritasyon gibi vücutta oluşan değişiklikler nedeniyle oluşabilmektedir. Kemoterapi uygulanan bütün hastalarda bulantı ve kusma olmamaktadır. Bulantı ve kusmanın çoğu kemoterapiye ve mide-barsak sistemi, karaciğer veya beyine uygulanan radyoterapiye bağlıdır. Bulantı ve kusmanın şiddeti; 50 yaşından genç olanlarda, kadın hastalarda ve daha önceki kemoterapiler esnasında şiddetli bulantı-kusma yakınması olan hastalarda daha fazladır. Bulantı ve kusmanın diğer nedenleri arasında; sıvı ve elektrolit dengesizlikleri, mide-barsak sistemi, karaciğer veya beyindeki tümörlerin büyümesi, kabızlık, bazı ilaçlar, enfeksiyon ve kan zehirlenmesi, böbrek hastalıkları ve endişe gibi faktörler sayılabilir. Kemoterapi ilaçları, beyinde yerleşmiş olan kusma merkezini uyarmaktadır. Bazen ilaç verilirken, bazen de verildikten bir süre sonra ortaya çıkabilir. Bunun önlenmesi için tedavi öncesi koruyucu amaçlı ilaç verilmektedir. Tedaviden sonra da bulantı olduğunda kullanılmak üzere hekim tarafından ilaç önerilmektedir. Önceden ilaç kullanılması ile sonradan oluşacak bulantı ve kusmayı önlemek pek mümkün değildir. Bu tür bulantı ve kusmaların tedavisinde hipnoz, gevşeme teknikleri, davranışsal değişim yöntemleri, video oyunları gibi eğlendirici yöntemler kısmen yararlı olabilmektedir. Bulantı ve kusma durumlarında nasıl beslenmelisiniz s Tıp dünyasında elde edilen gelişmeler sayesinde kemoterapiye bağlı bulantı ve kusmaların tedavisinde kullanılabilen çeşitli ilaçlar vardır. Bu ilaçlar sayesinde bulantı ve kusma yakınmaları azaltılmakta veya önlenebilmektedir. Fakat, ilaç kullanılmasına rağmen inatçı bulantı ve kusmanız oluyorsa doktorunuzun önerilerine ek olarak şu önlemleri alabilirsiniz; • Yeme ve içme olayını hızlı geçiştirmeyiniz. • Tedaviden önce ve sonra 1-2 saat bir şey yemeyiniz. • Kemoterapi sonrasında ilk gün sıvı ve yumuşak gıdalar tercih ediniz. • Öğünlerinizi az ve sık yemeye çalışmalısınız (Örn, üç ana öğünün arasına ara öğünler koyabilirsiniz). • Bulantı olduğu zamanlarda su ve sıvı gıdaları yemeklerinizle beraber değil, yemeklerden en az bir saat önce veya bir saat sonra içmelisiniz. • Yağlı, çok tatlı veya kızartılmış gıdalardan kaçınmalısınız. • Yenecek gıdaların ılık/soğuk veya oda ısısında bekletilmiş olmasına dikkat ediniz. • Kokusuz yiyecekleri tercih etmelisiniz. • Mümkünse bulantı dönemlerinizde yemeği kendiniz hazırlamayınız. • Bulantı sırasında kızılcık, elma gibi asitsiz meyve suları, kafein içermeyen sodalı içecekler faydalı olabilir. • Sabah bulantıları varsa kahvaltı olarak ekmek, tost, bisküvi ve kraker gibi kuru gıdaları tercih ediniz. • Sigara, parfüm ve yemek kokusundan uzak durup bulunduğunuz yeri sık sık havalandırınız. • Yemekten sonra en az 2 saat yatmayınız. • Bulantı ve kusmanın şiddetli olduğu dönemlerde kendinizi yemek için zorlamayınız; kusmadan en az 3-4 saat sonra sıvı gıdalarla yemeğe başlamalısınız. • Taşıt tutması oluyorsa kemoterapiden hemen sonra yola çıkmayınız. İştahsızlık ve tad alma bozukluğu Bulantı ve kusma, tokluk hissi ve tat duyusunda değişiklik yeterli ve dengeli besin tüketimini engelleyerek iştahsızlığa neden olur. İştahsızlık durumunda ne yapmalısınız s • Tedavi sırasında iştahsızlık ve tat duyusunda bozulma yakınmalarının ortaya çıkabileceğini belirtmiştik. Kilo kaybı istenmeyen bir durumdur. Bu nedenle bazen sadece canınız istediği ve tat aldığınız için değil, mecbur olduğunuz için de yemelisiniz. • Bol sıvı almalı ve bu sıvıların besleyici olmasına dikkat etmelisiniz (süt, ayran, meyve suları, özel çorbalar gibi). • Şiddetli iştahsızlık dönemlerinde çok sevdiğiniz yiyeceklerden uzak durunuz, çünkü bunlardan tiksinebilir ve bir daha yemek istemeyebilirsiniz. • Yemeklerinizin soğuk veya ılık olması kokuyu azaltabilir ve daha rahat yemenizi sağlayabilir. • Tedavi sırasında et ve et ürünleri çoğu kez tiksinti oluşturur. Bu durumda protein ihtiyacı süt ve süt ürünleri ile baklagiller gibi bitkisel proteinlerle karşılanabilir. • Gün içinde ne zaman iştahınız iyi ise o zaman en büyük öğününüzü yemelisiniz. • Bir seferde az yemek yiyebiliyorsanız yemek aralarında atıştırma şeklinde yemeğe çalışınız. Atıştırma için yüksek kalorili yiyecekler veya eczanelerde satılan hazır, dengeli besin içeren içeceklerden yararlanabilirsiniz. • İlaç tedavisi alıyorsanız kürler arasında iştahınızın daha iyi olduğu zamanlarda eksiğinizi kapatabileceğinizi unutmayınız. İştah arttırıcı ilaçlar konusunda doktorunuzdan yardım isteyebilirsiniz. Tat alma bozukluğunda ne yapmalısınızs • Nedeni kemoterapi ilaçlarının ağızın tat almada görevli yumuşak dokusunun hasarıdır. • Kemoterapi esnasında ilacın tadını ağzınızda hissediyorsanız bu sürede kraker veya katı şeker yiyebilirsiniz. • Genelde yemeğinizi sabahları daha iyi kaldırabileceğiniz için proteinli gıdaları bu öğünde almaya çalışmalısınız. • Özellikle rahat yiyebileceğiniz proteinleri (tavuk, balık, yumurta ve peynir) tercih etmelisiniz. İshal Kemoterapinin sık olarak etkilediği organlardan birisi de barsaklardır. Ayrıca beslenmede olan değişiklikler de buna katkıda bulunabilir. İshalin nedeni kemoterapi ilaçlarının barsak hücrelerini öldürmesi veya mikroplara karşı direncin azalması nedeni ile gelişen enfeksiyonlardır. Eğer ishaliniz 24 saatten uzun sürer veya bol miktarda gelirse, şiddetli kramp tarzı karın ağrılarınız olursa hekiminizle göreşmelisiniz. Gereken durumlarda tıbbi tedavi ve tetkik yapılabilir. Doktorunuza sormadan başka tedaviler almayınız. İshal durumunda neler yapmalısınız s • Tedavi sırasında bir çok nedenle dışkılama sayısı artabilir. Bu nedenle önce doktorunuza danışmalısınız. • Dışkının rengini ve biçimini kontrol edin, eğer bir değişiklik görüyorsanız doktorunuza haber vermelisiniz. • Dışkılama sayısını da kaydedin veya aklınızda tutun. • Genital bölgenizi ve ellerinizi iyice temizleyiniz. • Rahatlamak için ılık oturma banyoları faydalı olabilir. • Naylon çamaşır yerine pamuklu çamaşırlar giymelisiniz. • Kilonuzu da takip etmeniz oldukça önemli. Kilo kayıplarınızı da doktorunuza bildirmenizde fayda vardır. • Doktorunuzun önerilerine ek olarak ishal olduğunuz dönemde lifli gıdalar (çiğ sebze ve meyvalar, kepekli ekmek, kuruyemiş gibi), yağlı yiyecekler, çikolata, acılı baharatlı yemekler, turşu, alkollü içeceklerden kaçınınız. • Peynir, yumurta, haslanmış patates, pirinç lapası, makarna, muz, şeftali, ayran ve yoğurt gibi besleyici ve potasyumdan zengin gıdaları tercih ediniz. • Günde en az 3 litre sıvı almanız gerekmektedir. • İçecekleri yavaş içiniz ve oda ısısında olmasına özen gösteriniz. • Sıcak veya soğuk içecekleri almayınız. • Kolalı içeceklerden, kahve, koyu çay ve alkollü içeceklerden uzak durunuz. • Dondurma başta olmak üzere süt ve süt içeren gıdalardan sakının. Bu tür gıdalar ishalinizi arttırabilir. • Sık ve az yemeğe dikkat ediniz. Kabızlık Kemoterapötik ilaçlar, kabızlığa daha az neden olmaktadır. Ağrı tedavisinde kullanılan bazı ilaçlar da kabızlığa neden olmaktadır. Ayrıca beslenme bozukluğu, hareketsiz yaşam tarzı da kabızlığa neden olabilmektedir. Kabızlık durumunda neler yapmalısınız s • Bazı kemoterapi ilaçlarının yan etkisi, az yemek yeme ve hareketsizlik nedeni ile kabızlık sık karşılaşılmaktadır. • Bol ve özellikle ılık sıvı gıda almaya çalışmalısınız. • Özellikle sabahları bir bardak ılık su içmeniz faydalı olabilir. • Posalı gıdaları (çiğ ve pişmiş sebzeler, kabuklu ve çekirdekli meyveler, komposto, kuruyemiş, kepek ekmeği ve patlamış mısır gibi) tercih etmelisiniz. • Mümkün olduğunca hareketinizi arttırmalısınız. Kısa yürüyüşler faydalı olacaktır. • Öğünlerinizi düzenli yemenizde bu konuda faydalı olacaktır. • Dışkılama hissetiğinizde hemen tuvalete gitmelisiniz. Bu şekilde düzenli tuvalet alışkanlığı kazanmanız daha kolay olacaktır. • Tüm bunlara rağmen kabızlığınız sürüyorsa doktorunuza başvurmalısınız. Ağız yaraları Ağız ve boğaz içini döşeyen hücreler de kemoterapi ilaçlarından etkilenebilmektedir. Buna bağlı olarak ağrılı, kanamaya neden olabilen, kişinin beslenmesini bozabilecek yaralar açılmaktadır. Bu yaralar sıklıkla ilk hafta sonuna doğru oluşmakta ve 2-3 hafta sürmektedir. Bu gibi durumlarda hekiminizle görüşünüz. Ek tedavi önerilebilir. Ağız yaraları ve yutma güçlüğü varsa ne yapmalısınız s • Dişlerinizle ilgili sorunlarınız varsa, kemoterapi başlamadan önce tedavi olunuz. • Gerek ilaç, gerekse ışın tedavisine bağlı olarak ağız içi ve yemek borusu içindeki dokular zedelenebilir. Her gün ağızınızı kontrol etmelisiniz. • Yemekle ortaya çıkan ağrı, yanma ve zor yutma yakınmaları ortaya çıkabilir. Ağrıyı azaltmak için doktorunuzla görüşüp önerilerini yerine getirmelisiniz. • Ek olarak yumuşak, ılık ve asitsiz gıdarı (sütlaç, muhallebi, bebek mamaları, az pişirilmiş yumurta, peynir, püre, haşlanmış patates, makarna, muz gibi) tercih etmelisiniz. • Bir su bardağına 1 çay kaşığı yemek sodası koyup karıştırarak yemeklerden sonra ve gece yatarken gargara yapabilirsiniz. Gerekirse gargara sayısını da arttırabilirsiniz. • Bol sıvı alınız. • Domates, portakal, limon, greyfurt gibi ekşi ve asitli meyve sularından, çiğ sebzelerden, kuru ve sert gıdalardan (kraker, tost, ekmek kabuğu gibi), acılı, baharatlı ve çok tuzlu yiyeceklerden uzak durunuz. • Biraz kuru gelen yiyecekleri ve yutmanız gereken ilaçları yağlayarak yutmayı deneyiniz. • Diş fırçanız yumuşak olmalıdır. • Sigara ve alkollü içeceklerden uzak durmalısınız. Yorgunluk ve halsizlik Yorgunluk ve halsizlik; herhangi bir şey yapmaya karşı duyulan isteksizliktir. Beslenme, uygulanan tedaviler (cerrahi, kemoterapi, radyoterapi), hastalığın kendisi, uyuma bozuklukları, ağrı, üzüntü ve kan değerlerinin düşüklüğü gibi bir çok neden bağlı olarak çıkabilmektedir. Halsizliğinizin nedeni hakkında doktorunuzla görüşebilirsiniz.Yorgunluk ve halsizlik varsa ne yapmalısınızs • Enerjinizi zorunlu ihtiyaçlarınız için saklayın. • Tedaviye dinlenmiş olarak giriniz. • Günlük aktivitelerinizi daha pratik veya kısa sürelerle yapmaya çalışınız. Mümkünse kısa yürüyüşler veya hafif egzersizler yapınız. • Tüm işleriniz planlı olmalı ve arada dinlenme dönemleri mutlaka olmalıdır. • Alkol veya kafein içeren içeceklerden uzak durunuz. • Aile üyelerinden yardımcı olmalarını isteyebilirsiniz. • Yeterli uyku ve istirahat, yavaş hareket ve iyi beslenme size oldukça yardımcı olacaktır. Saç dökülmesi Saç dökülmesi, özellikle kadın hastalarımızın hiç sevmediği bir yan etkidir. Kemoterapi ilaçlarının hepsi bu yan etkiyi yapmaz. Kemoterapinin saç hücrelerini etkilemesi ve saç büyümesini durdurması sonucunda ortaya çıkan geçici bir durumdur. Saç dökülmesi belirli bir süre devam edecek ve sonra duracaktır. Ama saçlarınız yeniden büyüyecektir. Bu nedenle üzüntüye kapılmayınız. Saç dökülmesinde ne yapmalısınızs • Bu dönemlerde eşarp veya peruk kullanabilirsiniz. • Kaşlarınız için kaş kalemi kullanabilirsiniz. • Saçlarınızı sık sık bebek şampuanı ile şampuanlayınız. • Perma ve saç boyama işleminden kaçının. • Saçlarınız uzunsa harap olmaması ve karışmaması için kestirmelisiniz. • Yumuşak kıl fırça kullanınız ve mümkün olduğunca az tarayıp az fırçalayınız. • Başınızı güneş ışınlarından, sıcak ve soğuktan, kimyasal maddelerden, saç kurutucularlarından korumalısınız. Deri ve tırnak değişiklikleri Deri hücreleri, sürekli olarak bölünüp yenilenmeleri nedeni ile kemoterapinin yan etkilerinden nasibini almaktadır. Kemoterapi sonrası deride; kızarıklık, kalınlaşma, döküntü, kuruma, dökülme ve soyulma, sivilce, güneş ışınlarına duyarlılık, tırnaklarda ise; çizgilenme, kırılma veya renk değişikliği olabilmektedir. Bu sorunlar çoğunlukla hafif olmakta ve ek tedavi gerektirmemektedir. Deri ve tırnak değişiklikleri için ne yapmalısınızs • Ilık veya serin bir duş ile rahatlayabilirsiniz. • Güneşten korunmalısınız. • Sivilce oluştuğunda yüzünüzü temizleyip kurulayınız. • Cildiniz kuruduysa nemlendirici krem sürebilirsiniz. Kolonya, parfüm, traş losyonu gibi alkollü maddelerden kaçının.• Kaşıntılı bölgeler için hekiminizden yardım isteyiniz. • Kuru-kaşıntılı yerlere ıslak uygulamadan fayda görebilirsiniz. • Bol ve pamuklu giyecekler giymeniz faydalı olacaktır. • Derinizi hasara uğratacak kaşıma girişimlerinden de kaçınmanız gerekmektedir • Tırnaklarınızı kısa kesin ve ellerinizi temiz tutun. • Tırnaklarınızı korumak için su ile iş yaparken, ev-bahçe işleriyle uğraşırken eldiven giyiniz. • Güneşe ışığına karşı duyarlılık varsa; güneş ışınlarının doğrudan geldiği 10.00-16.00 saatleri arasında dışarı çıkmayınız. 15 veya daha yüksek faktörlü koruyucu güneş losyonları kullanınız. 15 faktörlü koruyucular UV’ nin %94’ ünü, 30 faktörlü koruyucular ise %97’ sini süzmektedir. Ayrıca koruyucu losyonlar genellikle güneş yanığına neden olan UVB ışınlarını süzerken, daha derine nüfus edip, cilt kanseri, cilt kırışıklıklarına neden olabilen UVA’ yı iyi süzememektedir. Bunun için tehlikeli olan UVA ışınlarını da süzen çinko oksit, titanyum dioksit ve avobenzon içeren koruyucu ürünlerin kullanılması önerilmektedir. Solaryum da zararlı olan UV ışınlarını içermesi nedeni ile cilt kanseri, ciltte kırışıklık gelişmesi gibi yan etkilere sahip olabilmektedir. İdrarın kırmızı renkte gelmesi Bu yakınma, idrar yollarında kanama veya ilacın idrarla atılmasına bağlı olabilir. Tedavide kullanılan bazı ilaçlar, idrar yollarında kanamaya neden olabilmektedir. Bu da ek bazı önlemlerin alınmasını gerektirebilir. Bu nedenle böyle bir yakınma olduğu taktirde hekiminiz ile görüşmeniz gereklidir. Işığa karşı duyarlılık Kemoterapi sonrası bir kaç gün ışığa karşı duyarlılık, gözlerde yanma, batma ve kaşıntı olabilir. Bu durumlarda güneş gözlüğü takılması, tozlu ve rüzgarlı ortamlara çıkılmaması, sigara dumanı gibi gözleri etkileyecek kimyasal maddelerin bulunduğu ortamlardan uzak durulması gereklidir. Yakınmalar şiddetli oluyorsa hekiminizle görüşmelisiniz. Böbreklere olan etki Bazı kemoterapi ilaçları, idrar torbasına ve idrar yollarına doğrudan hasar vererek kanamaya neden olabilir. Bazı ilaçlar da böbreğin işlevini bozabilirler. Yine kemoterapiye bağlı idrar renginde geçici değişiklikler, 1-2 gün süren koku değişikliği olabilir. Bol sıvı alımı bu yan etkilerin görülme sıklığı ve şiddeti en aza indirilebilir. Günde en az 3 lt sıvı alınmalıdır. İdrar torbasını tahriş eden kahve, çay, alkollü içecekler ve baharatlı yiyeceklerden kaçınılmalıdır. Sigara içilmemeli, iki saatte bir idrar torbası boşaltılmalıdır. İdrar değişikliklerine dikkat edilmelidir. İdrar yaparken ağrı ve sızı olması, sık idrara çıkma, idrar yapamama, idrarı tutamama, idrarın kırmızı renkte gelmesi, ateş ve üşüme titreme olduğu durumlarda hekiminizle görüşmelisiniz. Seks organlarına etki Kemoterapi hastaların bir bölümünde seks organlarını etkilemektedir. Etkilenen organ erkekte testis, kadınlarda vajina ve yumurtalıktır. Etkilenme oranı; kullanılan tedaviye, hastanın genel durumuna ve yaşına bağlıdır. Erkeklerde; • Kemoterapi sperm sayısını ve/veya spermin hareket yeteneğini azaltabilir. • Bu değişiklikler kalıcı veya geçici olarak üreme yeteneğinin kaybına neden olabilir. Bu nedenle çocuk sahibi olmak istiyorsanız muhakkak hekiminizle görüşünüz. • Seks işlevi genellikle kaybolmaz. Fakat sıkıntı, üzüntü, beslenme sorunları, kemoterapinin diğer yan etkileri gibi nedenlerden olumsuz etkilenebilir. • Tedavi sırasında doğum kontrolü yapılmalıdır. • Kemoterapi uygulaması sonrasında bir miktar kemoterapi ilacının sperme geçmesi nedeni ile ilacın son uygulama dozundan 48 saat sonrasına kadar prezervatif kullanılmalıdır. Kadınlarda;• Kemoterapi ilaçlarından bazıları yumurtalıklardaki hücreleri etkileyerek hormon üretimini etkileyebilir. • Hormon üretiminin etkilendiği hastalarda adet düzensizliği, adetin kalıcı veya geçici kesilmesine neden olabilir. • Doğurganlık yeteneği kaybolabilir (bunda ilacın tipi, dozu, kadının yaşı gibi faktörler önemlidir). Bu nedenle çocuk istiyorsanız hekiminizle görüşmelisiniz. • Eğer menapoza girilirse sıcak basması yakınmasının azaltılmasında; kafein ve alkol alınmaması, egzersiz, gevşeme metodlarının uygulanması yararlı olabilir. • Mutlaka doğum kontrolü yapılmalıdır. Uygun doğum kontrolü seçenekleri için hekiminiz ile görüşünüz. Kemoterapi ilaçları hormonlar üzerine etki ederek kadınlarda adet görme değişikliklerine, eşlerin her ikisinin de cinsel istek kaybına neden olabilmektedir. Tedavi sırasında gebelik önlenmelidir. Tedavi sonrasında ise ek bir tedavi alınmıyorsa yaklaşık 2 yıl süreyle gebeliği tavsiye etmiyoruz. Kan değerlerinin düşmesi.Genellikle 2. hafta civarında ortaya çıkabilecek yan etkilerdir. Kanın içinde 3 ayrı önemli madde (hücre) vardır. Bunlar; lökosit, eritrosit ve trombositlerdir. Lökositlerin (akyuvarlar) azalması ve ateşli durumlar Lökosit yani akyuvarlar, vücudun bağışıklık sisteminde önemli rol oynamaktadırlar. Bu nedenle kemoterapi sonrasında görülebilecek lökosit sayısında azalma veya işlev bozukluğu gelişiminde enfeksiyonlara direnç azalır. Enfeksiyon gelişiminin en önemli göstergesi ateştir. Özellikle üşüme-titreme ile birlikte görülen ateş, öncelikle enfeksiyonu düşündürür. Ateş olması durumunda yapılması gereken tek şey hekiminiz ile temasa geçmektir. Hemen kan testleri yapılıp lökositlerin düşük olup olmadığı değerlendirilmelidir. Ateşli hastalıklara yakalanmamak için neler yapmalısınız s • Gün boyunca ellerin temizliğine dikkat edilmelidir. Özellikle yemeklerden önce eller iyice yıkanmalıdır. • Büyük tuvaletinizi yaptıktan sonra makat bölgesini iyi temizleyiniz. • Gıdaların temizliğinin, enfeksiyon açısından büyük önem taşıması nedeni ile yemek hazırlayan kişinin ellerini çok iyi yıkaması, kullanılan sebze ve meyvelerin yıkanmasına ve mümkünse kabuklarının soyulmasına özen gösterilmelidir. • Nezle, ateş, öksürük gibi enfeksiyon bulguları olanlardan uzak durunuz. • İçme sularınızı kaynatınız. • Özellikle açıkta satılan gıdaları tüketmeyiniz, dışarıda yemek hizmeti sunulan yerlerde yemeyiniz. • Yapılan kan tetkikinde lökositler (akyuvarlar) düşükse, çiğ sebze, meyve ve dışarıdan gelme pişmemiş gıda yemeyiniz, yemeklerinize karabiber ve diğer baharatları serpmeyiniz. • Özellikle lökositlerin düşük olduğu dönmelerde öpüşme, tokalaşma gibi yakın temaslardan kaçınınız. • Otobüs, kahvehane, tiyatro, alışveriş merkezi gibi kalabalık ortamlara girmeyiniz. • Tırnaklarınızı keserken dipten kesmemeye, cildinize hasar vermemeye dikkat ediniz. • Cildiniz kuruysa çatlamaması için nemlendirici kullanınız. • Traş olurken cildinizi kesmemek için traş makinesi kullanınız. • Hayvanlardan uzak durmalısınız. • İstirahate dikkat ediniz. • Odanızda çiçek, vazo suyu, kuş kafesi gibi enfeksiyona neden olabilecek mikropları barındırabilecek şeyleri bulundurmayınız. • Nezle veya zatürre aşılarını yaptırmayınız, bu konuda muhakkak hekiminizle görüşünüz. • Lökositleriniz çok düşükse mümkünse tek ve ayrı bir odada yatmalısınız. Enfeksiyon bulguları nelerdirs • Ateşin 38° C veya üzerinde olması • Üşüme ve titreme • Terleme • Barsak hareketlerinin durması • Öksürük ve balgam çıkarma • Burun akıntısı, burun tıkanıklığı • İdrar yaparken yanma sızı olması, sık idrara çıkma • Vajinal akıntı gelmesi • Göz, burun çevresinde ağrı olması • Damar yolu, kateter, vücuttan dışarıya açılan yerlerde ağrı, kızarıklık, akıntı, ısı artışı olması • Başağrısı, boyun ağrısı ile beraber şuurda bozulma • Bu gibi durumlarda hekiminizle acil olarak görüşmeniz gereklidir. Eritrositlerin (alyuvarlar) azalması Eritrositler (alyuvarlar), kanda oksijenin taşımasını sağlayan hücrelerdir. Kemoterapi ile kemik iliğinde bu hücrelerin yapımında azalma olur. Bu durum, Kansızlık (Anemi) olarak adlandırılır. Vücudun oksijenlenmesinde azalmaya bağlı olarak halsizlik, çarpıntı ve çabuk yorulma gibi şikayetlere neden olabilir. Bu tür yakınmalarınız olduğu zaman hekiminizle durumunuzu görüşmeniz gereklidir. Bu durumlarda; • İyice dinleniniz. • Geceleri uyumaya, gündüzleri ise mümkünse kestirmeye çalışınız. • Günlük aktivitelerinizi kısıtlayın. Zorunlu ihtiyaçlar dışında meşgul olmayınız. • Gerektiğinde işlerinize yardım etmeleri için yakınlarınızdan destek isteyiniz. • Diyetinize ve sıvı alımına dikkat ediniz. • Ani hareketlerden kaçınınız. Özellikle yatak, tuvalet, koltuk gibi yerlerden kalkarken yavaş hareket ediniz. Hızlı ayağa kalkınca başdönmesi, göz kararması olabilir. Dikkat ediniz. Trombositlerin azalması Trombositler, kanamayı kontrol altına alan pıhtılaşma olayı için gerekli kan hücreleridir. Bazı kemoterapi ilaçları bu hücrelerde düşmeye neden olabilir. Bu da kanamaya eğilimi arttırmaktadır. Bu nedenle eğer kanama yakınmalarınız varsa (idrar, dışkı, mide içeriği veya balgamda kan olması, deri ve ağız içinde nokta tarzında küçük kanama alanları veya büyük morartılar) doktorunuza başvurmalısınız. Doktorunuzun önerilerine ek olarak; • Traş olurken elektrikli traş makinesi kullanmalısınız. Traş bıçağı, makas, iğne gibi delici ve kesici aletlerden uzak durmalısınız. • Diş fırçalamak için yumuşak bir diş fırçası kullanmalısınız. • Alkol içeren içecekler almadan önce doktorunuza danışmalısınız. • Bitkisel karışımlar, vitamin içeren preparatları almadan önce doktorunuzla görüşünüz. Bu ürünlerde, trombosit düzeylerini düşüren aspirin bulunabilir. • Kuvvetli sümkürme ve öksürmelerden kaçınmalısınız. • Darbeye maruz kalacağınız aktivitelere katılmayınız. • Cinsel ilişkiden kaçınınız. • Aspirin başta olmak üzere kanamaya meyil yaratan ilaçlardan kaçınmalısınız. • Enjeksiyonları mutlaka doktor önerisi ile sağlık personeline yaptırmalısınız. |
Etiketler:
kemoterapi nedir,
Kemoterapi ve yan etkileri
Güneşten korunma önerileri
| Güneşten korunma önerileri |
The Lancet isimli dergide 3 Mayıs 2007 tarihinde yayımlanan bir makalede kansere neden olabilen güneş kaynaklı ultraviyole ışınlardan korunmanın en önemli yolunun doğrudan güneş ışığına maruz kalmaktan kaçınma ve bu ışınlara olabildiğince az maruz kalmak için koruyucu kıyafetlerin giyilmesi olduğu ileri sürülmüştür. Aynı makalede güneşten koruyucu ürünlerin kullanılmasının ise ikinci seçenek olduğu, yukarıda bahsedilen önlemlerin daha yararlı olduğu, fakat hiç bir şey yapmamaktansa bu tür ürünlerin kullanılmasının yararlı olduğu düşünülmektedir. Bu bulgular özellikle yaz mevsiminin uzun sürdüğü Kuzey Yarıküre’ deki ülkelerde büyük önem taşımaktadır. Bu bölgelerde günün büyük çoğunluğu dış ortamdaki aktivitelerde veya plajlarda geçirilmektedir. Güneşten koruyucu bir elbise giyilmesi ve şapka takılması gibi basit önlemler güneşten koruyucu ürünlere tercih edilmelidir. Fakat, güncel modanın da etkisi ile toplumlarda daha çok bronz bir tene sahip olma (her ne kadar çabuk yaşlanmaya neden oluyorsa da) ve güneş altında gevşeme gibi istekler daha popüler olmakta ve bu da güneşten koruyucu ürünlerin ilk seçenek olarak kullanılmasına neden olmaktadır. Bununla birlikte güneş altında olabildiğince uzun süre kalmak uğruna da bu tür ürünlerin amacı dışında suistimal edilmeleri insan sağlığına zararlı olabilir. Çünkü tek başına güneş koruyucu ürünlerin kullanılması beklenen faydayı sağlayamamaktadır. Giyinme şekli, ihtiyaç duyulan güneşten ışığından koruyucu faktör (SPF) miktarında önemli değişikliklere neden olmaktadır. Örneğin sık dokunmuş kumaş, yün, polyester veya blucinden yapılmış kalın giysiler en iyi korumayı sağlarken, pamuk ipliği, keten ve suni ipekli kumaştan yapılmış kıyafetler ise daha az koruma sağlamaktadır. Günümüzde güneş koruyucu ürünlerin inorganik ve organik olmak üzere iki çeşidi bulunmaktadır. İnorganik güneşten koruyucu ürünler içinde çinko veya titanyum oksit bulunmakta olup, güneş ışığını yansıtarak işlev görmektedirler. Bu tip ürünler, cilt tarafından iyi tolere edilmekte ve daha az alerjik reaksiyona neden olmaktadır. Özellikle çocuklar için tercih edilmesi gereken ürünlerdir. Organik güneş koruyucu ürünler ise fotoprotektif kompleks organik moleküllerden oluşmakta ve güneş ışığını emerek etki göstermektedir. Organik ürünler güneş ışığına maruz kalmadan 15-30 dakika önce sürülmelidir. Bu tür ürünlerin de özellikle yüzme, terleme, masaj veya giysi gibi nedenlerle tekrar sürülme ihtiyacını azaltmak için su geçirmez veya suya dirençli olanlarının kullanılması gerekmektedir. Güneş koruyucu ürünlerde SPF faktörü önemli olup, 30 veya daha üstündeki değerlere sahip ürünler kullanılmalıdır. Yapılan çalışmalarda güneş koruyucu ürünlerin UV ışınlara bağlı cilt hasarını ve melanom dışı cilt kanserlerinin görülme riskini azalttığı gösterilmiştir. Fakat, az görülen ve cilt kanserlerinin en saldırgan tipi olan melanom riskini azaltıp azaltmadıkları bilinmemektedir. Özellikle son yıllarda ozon tabakasındaki hasardan da kaynaklandığı düşünülen melanom görülme sıklığında artış saptanmıştır. Günümüzde basit önlemlerle güneş ışığının yararlı etkilerinden yararlanırken zararlı etkilerinden de kaçınabiliriz. Bunların başında uygun giysilerin giyilmesi, güneş koruyucu ürünler kullanılması gelmektedir. Bir diğer basit önlem ise dışarıda geçirilecek zamanın ayarlanmasıdır. Genel olarak bakıldığında güneş ışığının dik geldiği ve maksimum etkiyi gösterdiği, insan gölgesinin kısa olduğu veya olmadığı zaman dilimlerinin kapalı veya gölgeli bir ortamda geçirilmesi önerilmektedir. Bizim için saat olarak verirsek 11.00-16.00 arasındaki zamanı içermektedir. Diğer saatlerde de uygun kıyafet ve koruyucu ürünlerle güneş ışığına çıkılması yararlı olur. Melanom dışı cilt kanserleri, bütün kanserler içinde en sık görüleni olup, özellikle ileri yaşlarda vücudun güneş gören yüz, burun ve ellerde görülmektedir. Bu kanserler genellikle tedavi edilebilir olmakta ve ölüme neden olmamaktadır. Melanom ise çok az görülmekte, fakat cilt kanserinden ölümlerin çoğuna neden olmaktadır. |
Metastatik Meme Kanseri Tedavisinde Farklı Bir Yaklaşım. İntegratif Tedavi
| Metastatik Meme Kanseri Tedavisinde Farklı Bir Yaklaşım. İntegratif Tedavi |
Günümüzde kanser tedavisinde sadece alternatif tedavi adı olarak isimlendirilen bilimsel temeli nispeten zayıf tedavi yaklaşımları ile kanserin başarılı olarak tedavi edilemediği iyi bilinmektedir. Fakat, bu yaklaşımları uygulayanların çoğunlukla özel bir çaba ve eğitim gerektirmeden bu yolan çıkar sağlamaları nedeni ile kanser gibi hastalıklarda halen çeşitli yöntemler yoğun olarak uygulamaya devam etmektedirler. Alternatif tedavi yaklaşımlarının kanser üzerinde bilimsel etkilerinin yoğun olarak araştırmalara konu olması nedeni ile bu konuda daha net yorumlar yapabilmekteyiz. İleri ülkelerde alternatif tedavi yöntemlerinden etkinliği ile ilgili bilimsel kanıtları olan tedavi yaklaşımlarının tedavi planlaması içine sokulması ile İNTEGRATİF TEDAVİ olarak isimlendirilen yeni bir tedavi yaklaşımı doğmuştur. Ülkemizde de ileriki yıllarda bu konuda ilerlemeler sağlanacaktır. Aşağıda, kadınlarda en sık görülen kanser olan meme kanserinin tedavisinde İntegratif Tedavi Yaklaşımı’ ndan bahsedilmektedir. BESLENME Meme kanserli hastaların süt ürünlerini yoğun tüketmemesi önerilmektedir. Çünkü, süt içinde bulunan büyüme faktörlerinin meme kanseri hücrelerini çoğaltabileceği düşünülmektedir. Ayrıca soya ürünleri yararlı olmakla birlikte, aşırı miktarda tüketilmesinin meme kanseri hücrelerini çoğaltabileceği gösterilmiştir. Buna ek olarak hormonal tedavide kullanılan antiöstrojen olarak isimlendirilen ilaçların etkisini azaltabilmektedir. Bu nedenle soya ürünlerinin kullanılması sınırlandırılmalıdır. Kilo kaybı olanlarda muz, organik akçaağaç şurubu, karaağaç tozu ve vanilya içeren karışımlar kullanılabilir. Ayrıca bu karışıma tat vermesi için badem, kahverengi pirinç, taze veya kurutulmuş meyveler, bal veya elma suyu, badem esansı ve şekersiz meyve koruyucular karıştırılabilir. Böyle hastalar sık, az miktarda yemelidirler ve fındık-ceviz ve benzeri ürünleri de takviye olarak almalıdırlar. Besinlerin taze, organik ve katkısız olması tercih edilmelidir. Şeker (onun yerine bal veya hurma şurubu tercih edilebilir), kafein, tuz, koruyucu maddeler ve yapay tadlandırıcıların tüketilmemesi önerilmektedir. Karaciğer bozukluğu yok ise ve karaciğer üzerine yan etkisi olan tedavi alınmıyor ise az miktarda seyrek olarak organik alkoller (şarap gibi) tüketilebilir. Protein alınması için av hayvanı eti, kümes hayvanları ve balık tüketilmesi yararlıdır. Kırmızı et önerilmemektedir. Eğer vücudun yağsız et içeriğinde (kas gibi) azalma varsa sadece kalori ve protein alımının arttırılması olayı tamamen düzeltememektedir. Anoreksisi olan hastalar için siproheptadin, medroksiprogesteron asetat, megesterol asetat gibi ilaçlar kullanılmalıdır; fakat, bunlar da yağsız et içeriğini arttırmamaktadırlar. Bu tür hastalarda yorgunluk sık görülür. Lipid mobilize edici faktör gibi tümörden salgılanan moleküller doğrudan lipolizi uyarmakta ve enerji harcamasını arttırmaktadırlar. Ayrıca kaslarda eikazopentatonik asit (EPA) ile azaltılan protein yıkımını da başlatmaktadırlar. EPA, kanser hastalarında kas kaybının önlenmesinde en önemli faktörlerdendir. Balık yağında bol miktarda bulunmaktadır. Beslenme programında bulunmasının yararı olabilir. BESİNSEL VE BOTANİKSEL DESTEKLER Izoflavon/Ipriflavon: Meme kanserli hastalarda kullanılmaları tartışmalıdır. Bir çalışmada sıcak basmaları için soya ürünlerinin kullanılmasının ek yarar sağlamadığı gösterilmiştir. Başka bir çalışmada ise genistein içeren soya ürünlerinin düşük dozlarda hormon bağımlı meme kanseri hücrelerinde çoğalmaya, yüksek dozlarda ise baskılanmaya neden olduğu gösterilmiştir. Bu nedenle hormon reseptörleri pozitif meme kanserli hastaların izoflavon desteği almaları önerilmemektedir. Ipriflavon da benzer şekilde zayıf östrojenik etkiye sahip bir diğer fitoöstrojendir. Daha çok osteoporozda osteoklastlar üzerine olan östrojenik etkisi nedeni ile tercih edilmektedir. Fakat, hormon reseptörü pozitif meme kanserli hastalarda benzer endişeler nedeni ile kullanılması önerilmemektedir. Özellikle meme kanseri nedeni ile Tamoksifen kullanan hastalarda destekleyici ürün olarak alınmamaları önerilmektedir. Vitamin C: Kemoterapi ile birlikte 2 gr/gün magnezyum veya kalsiyum askorbat şeklinde C vitamini kullanılabilir. Kemoterapi tamamlandıktan sonra dozları arttırılabilir. Fakat, uzun süreli kullanılmamasını tavsiye ederim. Bu konuda yeterli çalışma olmaması nedeni ile yararı net değildir. Eğer radyoterapi verilecekse, C vitaminin dozlarının azaltılması veya kesilmesi daha iyi olur. Platin grubu ilaçlar ve alkilleyici grubu ilaçlarla antioksidan alınmaması önerilmemektedir. Beta-karoten: doğal formu 15 mg/gün kullanılabilir. Hastaların serum beta karoten veya A vitamini düzeyleri yüksek ise, yüksek antioksidan seviyesinin bazı kemoterapi ilaçlarının etkinliğinin bozulabileceği endişelerinin bulunması nedeni ile ek destek yapılmayabilir. A vitamininden ziyade beta karoten desteği kullanılması daha iyi olabilir; karoten vücutta A vitaminine dönmektedir. Laboratuar çalışmalarında A vitaminin, tamoksifenle birlikte kullanılmasının etkinliği arttırdığı gösterilmiştir. Fakat insanlarda yapılan çalışmalarda A vitamini preparatlarının veya A vitamini ile tamoksifenin birlikte kullanılmasının meme kanserinin tedavisi veya önlenmesinde belirgin bir yararı olmadığı saptanmıştır. Bu nedenle rutin kullanımı önerilmemektedir. Selenyum: günde tek doz 200 mcg kullanılabilir. Özellikle antioksidan ve immun sistemi uyarıcı olduğu düşünülmektedir. Kemoterapinin etkisini bozmadığı saptanmıştır. E vitamini: Meme kanseri hücrelerinin E vitamini türevleri ile çoğalmalarının durdurulduğu gösterilmiştir (Hahn ve ark, 2006). Fakat çalışmalarda kullanılan E vitamini türevlerinin (alfa TEA) şu an kullanımda olmadığını, araştırmaların halen devam ettiğini belirtmek gereklidir. Normal piyasada satılan E vitamini, daha çok antioksidan özellikte olup, kanser hücreleri üzerine etkinliği bulunmamakta veya az bulunmaktadır. Mide kanseri hücrelerinde yapılan bir çalışmada VES’ ın kanser hücrelerini öldürdüğü gösterilmiştir (Wu ve ark, 2002). Antioksidan amaçlı E vitamini, toksisite riskini yaşamamak için 400 Ü/gün önerilebilir. Fakat hormon reseptörleri pozitif olup tamoksifen isimli antiöstrojen tedavi olarak isimlendirilen hormonal tedavi alan meme kanserli hastaların E vitamini almamaları önerilmektedir. Çünkü, laboratuar çalışmalarında E vitamininin, tamoksifen isimli ilacın meme kanseri hücrelerini öldürücü etkisini azalttığı gösterilmiştir (Peralta ve ark, 2006). E vitamini, hormon reseptörü negatif hastalarda kullanılabilir. B vitaminleri: günde 50 mg toplam olacak şekilde B vitamini karışımı alınabilir. Çinko: Özellikle tad alamama gibi durumlarda yararlı olabilmektedir. 15 mg/gün tek başına alınmalıdır; bazı besinler emilimini bozabilmektedir. Yukarıda bahsedilen ürünler bazı firmalar tarafından üretilen multivitamin içinde de bulunmaktadır. Fakat mümkünse hastanın serum oksidatif paneli (Vitamin A, gamma tocopherol, alpha tocopherol, beta-carotene, alpha-carotene, ascorbic acid, coenzyme Q 10) değerlendirilerek gerekli suplementasyonlar planlanabilir. Ek olarak lycopene, lutein düzeyleri de değerlendirilebilir. Melatonin: Endokrin ve immun sistemi düzenlemekte ve doğrudan kanserin büyümesini durdurucu etki göstermektedir. MCF-7 hücre hatlarında çoğalmayı engellemektedir. Ayrıca metastatik kanserli hastalarda kilo kaybını azaltmaktadır. Meme kanserinde etkili olabileceği yeni yapılan bir literatür derlemesinde de ileri sürülmüştür (Ernst ve ark, 2006). Kanser tedavisinde kullanılan dozlar, normalde jet lag (okyanus aşırı uçuşlarda görülen uyku bozukluğu) için kullanılandan daha yüksektir ve iyi tolere edilmektedir. Başka kanserlerde de kemoterapi ile birlikte kullanılmasının tedavi etkinliğini bozmadığı, tam aksine tedavinin daha iyi tolere edildiği gösterilmiştir. Yeşil çay: Yeşilçayda bulunan polifenoller protein kinaz c ve TNF alfa inhibisyonu, p53 upregülasyonu ve antianjiyojenik özellikleri nedeni ile antikanser özellik göstermektedirler. Hücre ve hayvan çalışmalarında içinde bulunan kimyasal maddelerin meme ve prostat kanseri hücrelerinin çoğalmasını azalttığı gösterilmiştir (Stuart ve ark, 2006). Fakat insan çalışması bulunmamaktadır. Bununla birlikte sağlığa olan olumlu etkileri nedeni ile beslenme programına dahil edilebilir. Essiac: Alternatif tedavi uygulayıcıları tarafından meme kanserinin tedavisinde, nüks riskinin azaltılmasında ve yaşam kalitesinin arttırılmasında etkili olduğu ileri sürülen bir bitki karışımıdır. Yapılan bir çalışmada ise meme kanseri hastalarında yaşam kalitesini düzeltmediği saptanmıştır (Zick ve ark, 2006). Ayrıca yeni yapılan bir diğer çalışmada da hormon reseptörü pozitif veya negatif meme kanseri hücrelerinin üremesini arttırdığı gösterilmişti (Kulp ve ark, 2006). Bu nedenle hastalarımızın bu ürünü kullanmamalarını tavsiye ediyoruz. Omega 3 yağ asitleri: Bağışıklık sistemini uyarmakta, oksidasyon stresini azaltmakta ve damarlanma oluşumunu engellemektedir. Balık tüketiminin arttırılması (soğuk ve derin su balıkları) veya bitkisel omega-3 içeren keten tohumu yağının kullanılması yararlı olabilir. Diyetle keten tohumu yağı alınmasının, hormon reseptörü negatif meme kanseri dahil meme kanserinde etkili olabileceğine dair hayvan çalışmaları bulunmaktadır (Chen ve ark, 2006. Chen ve ark, 2002. Wang ve ark, 2005). Fakat, tamoksifen kullanan hastalarda ve antiöstrojen kullananlarda ilaçların etkisini azaltabileceği için kullanılmamasını öneririm. Keten tohumunun kendisinin tüketilmesinin kanser tedavisinde kabızlık yakınmalarının giderilmesi haricinde fazla bir yararı yoktur. Özellikle keten tohumu yağının belirgin yararı vardır. Hidrazin sülfat: Alternatif tedavi uygulayıcıları kanser kaşeksisinde iştah arttırıcı, ağrıyı azaltıcı ve kaşeksinin ilerlemesini yavaşlatma amacı ile kullanmaktadırlar. Fakat, bilimsel çalışmalarda etkinliği gösterilemediği için günümüzde kullanılmamaktadır. Kansere bağlı iştahsızlığın tedavisinde günümüzde farklı tedavi yaklaşımları uygulanmaktadır (Yavuzsen T, J Clin Oncol 2005:23;8500-8511). Iscador (viscum album- mistletoe): meme kanserinde etkinliği gösterilmiştir. Kemoterapi ile birlikte kullanıldığında yan etkileri azaltmakta ve tedavinin etkinliğini arttırmaktadır. Fakat enjeksiyon şekli rahatsızlık vermesi ve endişelere yol açması nedeni ile hastalar pek tercih etmemektedir. Özellikle Almanya’ da yoğun olarak kanser tedavisinde, tıbbi tedavi ile birlikte kullanılmaktadır. Tek başına etkinliği az olduğunun bilinmesini ve hastalarımızın sadece ıscador ile kanser tedavisini yaptırmamasını öneririm. Ağızdan verilen formu daha kullanışlı olabilir. Fakat ağızdan kullanılan formunun kanser tedavisinde etkinliği ile ilgili bir çalışma bulunmamaktadır. Kemoterapi tamamlandıktan sonra kullanılması da bir diğer seçeneği oluşturmaktadır. Almanya ve İngiltere gibi ülkelerde meme kanserinin tedavisinde kullanılması serbesttir. Fakat hastaların kesinlikle bu tedaviyi standart tedavi yerine almamaları gereklidir. Kişisel tecrübem de bu tedavinin tek başına etkinliğinin oldukça sınırlı olduğu ve kanser tedavisinde daha etkili yöntemlerin yerine kullanılmasından ziyade ek olarak kullanılmasını öneririm. Laetrille (diğer isimleri amygdaline ve vitamin B17’ dir), alternatif tedavi uygulayıcıları tarafından kanseri tedavi ettiği ileri sürülen bir başka üründür. Yapılan bilimsel araştırmalarda kanserli hastalarda kullanımının yararı olmadığı, aksine bazı hastalarda ölüme kadar varabilen zehirlenmeler olabildiği bildirilmiştir. İngiltere ve birçok ülkede serbest kullanımı yasaklanmıştır. Fakat internet satışları nedeni ile kullanımı denetlenememektedir. Özellikle birlikte C vitamini kullanan hastalarda zehirlenme riski artmaktadır. Köpekbalığı kıkırdağı, kanser tedavisinde etkili olduğu öne sürülen bir diğer alternatif tedavi yöntemidir. Etkinliğinin temelinde köpekbalığında hiç kanser görülmediği gibi saçma bir iddaya dayandırılmaktadır. Son zamanlarda yapılan çalışmalarda köpekbalıklarında da insanlara benzer kanser görüldüğü, fakat yaşam sahalarının insanlardan oldukça uzak olması, karsinojenlere daha az maruz kalmaları ve vücut ısılarının daha düşük olması nedeni ile kanser riskinin daha az olması beklenmektedir. Fakat, insanlar dahil bütün canlılardaki kıkırdak yapısında damarlanma ve kanser görülme sıklığı oldukça nadirdir. Bunu kıkırdak yapısında salgılanan bazı kimyasal maddeler salgılanmaktadır. Fakat, bu insan dahil canlıların kıkırdağını yiyerek kanser tedavisinin olması gibi sonuca götürmemektedir. Çünkü, kıkırdak yapısındaki bu kimyasallar, sindirim sisteminde parçalanmakta ve etkisizleştirilmektedir. Yeni yapılan bir çalışmada köpekbalığı kıkırdağının, kanserli hastalarda hiç bir yararı olmadığı, tam aksine mide-barsak sistemine yan etkileri olduğu gösterilmiştir. Bağışıklık sistemi panelinde CD3 veya CD4 hücreleri düşük olan, CD4/CD8 oranı düşük olan hastalarda hücresel bağışıklık sisteminin desteklenmesinin yararlı olabileceği düşünülmektedir. Bu bağlamda E ve C vitamini, NAC, glutatyon, astragulus, melatonin, beta glukan ve mantar ekstraktları yararlı olabilmektedir (BoikJ. Cancer and Natural Medicine. Princeton Minn: Oregon Medical Press; 1998.). Ayrıca uygun beslenme programı ile de bu desteklerin etkinliği arttırılabilir. Böylelikle radyoterapi ve kemoterapinin yan etkisi azaltılabilir. Soya ürünlerinin östrojenik etkisi olması nedeni ile özellikle hormon reseptörü pozitif meme kanserli hastalarda kullanılmaması önerilmektedir. Ayrıca ginkgo biloba, zencefil, yeşil çay ve sarımsak gibi kanın pıhtılaşmasını bozan besinler, özellikle kemoterapi esnasında gelişebilecek trombositopeniye bağlı kanama riskini arttırabilirler; bu nedenle dikkat edilmelidir. COX-2 inhibitörleri, meme kanseri ve kalınbarsak kanseri gibi kanserlerde kanser gelişme riskini azalttığı gösterilmiştir. İltihabi reaksiyonun baskılanması ve anti-anjiyojenik etki ile kanser gelişimini engellediği düşünülmektedir. Celecoxib 600-800 mg/gün gibi yüksek dozlarda etkili olabilmektedir. Fakat uzun süreli kullanımda kalp-damar hastalığına bağlı ölüm riskini arttırması nedeni ile kullanım esnasında dikkat edilmelidir. Bakır, kanserlerde arttığı gözlenen damarlanmanın temel elemanlarından olup, serum bakırını bağlayan tetrathiomolibdate (TM) gibi ajanların kullanıldığı erken faz çalışmalarında yararlı olabileceği gösterilmiştir (Brem S. Cancer Control. 1999;6(5):436-458. Brewer GJ, Clin Cancer Res. 2000;6(1):1-10). Fakat kemoterapi ile kullanıldığında pansitopeniyi arttıracağı için kemoterapi ile birlikte kullanılamamaktadır. Koenzim Q10: 100 mg cp olup, günde tek doz önerilmektedir. Metastatik meme kanserinde yapılan bir çalışmada 360 mg/gün dozlarının daha etkili olduğu gösterilmiştir fakat maliyetin yüksek olması nedeni ile pratikte uygulanması zordur. Hayvan ve insan çalışmalarında tamoksifen tedavisine koenzim Q10, niasin ve riboflavin eklenmesinin yanıt ve tedavi etkinliğini arttırdığı gösterilmiştir (Premkumar ve ark, 2007. Perumal ve ark 2005.). Kanserde kaşeksi olarak isimlendirilen aşırı zayıflamanın temelinde kanserli hücrenin glikoz metabolizmasının bozuk olması nedeni ile aşırı enerji harcaması yatmaktadır. Enerji tedavisi ile (riboflavin-B2, niasin-B3, KoQ10) kaşeksinin engellenebileceği saptanmıştır (Perumal ve ark, 2005). Ayrıca Thiamin-B1 (oksidatif dekarboksilasyonda), Pantothenic asit-B5 (koQ10 oluşumu), Biotin-B7 (dekarboksilazların koenzimi), pyridoxale-B6, folate ve B12 vitaminleri de hücre metabolizmasında temel olan diğer B vitaminleridir. Onların desteklenmesinin yararlı olabileceği düşünülmektedir (özellikle gıdalarla yeterli miktarda alamayanlar için). B vitaminlerinin mitokondrideki oksidatif baskıyı azalttığı düşünülmektedir (Depeint ve ark, 2006). IP6: Yüksek oranda lif içeren doğal bir maddedir. Yapılan laboratuar çalışmalarında meme, pankreas, prostat, melanom ve rabdomyosarkom gibi kanserlerde kanser hücrelerini öldürdüğü, metastaz gelişimini azalttığı ve tamoksifen veya doksorubisin gibi ilaçların etkinliğini arttırdığı saptanmıştır (Somasundar ve ark, 2005. Vucenik ve ark, 2005. Tantivejkul ve ark, 2003). İnsan çalışması bulunmamaktadır. Indolplex: östrojenlerin hidroksilasyonunu sağlayan, Indol-3-carbinol (I-3-C) ün aktif metabolitini içeren meme kanseri riskini azaltabileceği düşünülen kimyasaldır. Meme kanseri hücrelerinin p53 bağımsız apoptozisini uyardığı, çoğalmayı engellediği gösterilmiştir. I-3-C ayrıca, tümör supresör gen olan PTEN ve adezyon molekülü olan E-cadherin’ i arttırarak hücre adezyonunu, yayılma ve invazyonunu önlemektedir. Bu nedenle laboratuar ortamında meme kanserine çoğalma ve metastazı önleyerek antikanser aktivite göstermektedir. İnsan çalışması bulunmamaktadır. Yorgunluk için vitamin ve koenzim Q10 gibi destekler enerji seviyesini arttırarak yardımcı olmaktadır. Shiatsu, akapunktur veya refleksoloji gibi iyileştirici yöntemler de yardımcı olarak kullanılabilir. Kabızlık için keten tohumu kullanılabilir ve en az 2 lt/gün sıvı alınmalıdır. Cilt döküntüleri: tanıya göre aloa vera jel veya alerji kremleri yararlı olabilmektedir. Alfa lipoik asit: şeker hastalığı, karaciğer hastalığı ve kanser gibi oksidatif baskının arttığı hastalıklarda antioksidatif özelliği ile yarar sağlamaktadır. Vücutta normalde de bulunmaktadır. Çalışmalarda kanser hücrelerinde NF-кB’ nın aktivasyonunu engellediği, bağışıklık sisteminin iltihaba yanıtını düzenlediği gösterilmiştir. Ayrıca hücre hatlarında kanser hücrelerinin ölümüne neden olduğu gösterilmiştir. Ek olarak kansere karşı savaşan bağışıklık sistemi hücrelerinin sayısını ve fonksiyonunu arttırdığı gösterilmiştir. Ayrıca kanser hücrelerinde homosistein düzeylerini arttırarak bu hücrelerin ölümüne neden olduğu gösterilmiştir. Günümüzde yoğun olarak araştırılmakta olup ve bazı hastalarda başarılı sonuçlar alındığı bildirilmiştir (Wenzel U, Apoptosis 2005. Van de Mark K, J Cell Physiol 2003. Lee KY, Science 2005. Suzuki YJ, Biochem Biophys Res Commun 1992. Mantovani G, J Mol Med 2003. Berkson BM, Int Cancer Ther 2006). Naltrekson: Opyat olarak isimlendirilen ve normalde vücutta da bulunan uyuşturucu etkinlik gösteren maddelerin reseptörlerine bağlanarak onların etkisini kısa süreli engeller. Gece düşük dozda uygulandığı zaman vücut tepki olarak opyat salınımını arttırır. Naltrekson kısa sürede vücuttan temizlendiği için bu yüksek miktarda salgılanan opyat maddeleri Th1 bağışıklık sistemini çok güçlü olarak uyarır. Sonuçta naltrekson dolaylı yoldan bağışıklık sistemini uyarmaktadır. Fakat yüksek dozları bağışıklık sistemini bozucu özelliktedir. Ayrıca bazı kanser hücre türlerinde kanser hücrelerinin ölümüne neden olduğu da gösterilmiştir. Melatonin ve IL-2 ile birlikte kullanıldığında Th1’ i uyardığı, Th2’ yi baskıladığı gösterilmiştir. Başka bir araştırmacı standart tedavilere dirençli hastalarda naltrekson kullanılması ile yaklaşık ¼’ ünde tümörde küçülme, 1/3’ ünde de hastalığın uzun süreli durdurulduğu gösterilmiştir. Bazı kanserlerde ALA ile kullanıldığında başarılı sonuçlar alındığı bildirilmiştir (Zagon IS, Science 1983. Zagon IS, Neuropeptides 2003. Lissoni P, Neuro Endocrinol Lett 2002. Berkson BM, Int Cancer Ther 2006. Bilhari B, LDN and cancer [Low Dose Naltrexone Web Site]. Available at: http://www.lowdosenaltrexone.org. Accessed December 8, 2005). DİYET, BESLENME VE YAŞAM TARZI STRATEJİLERİ Kansere bağlı kilo kaybının gelişmesinde karışık biyolojik olaylar rol oynamaktadır. Böyle hastalarda kilo kaybının engellenmesi ve yeterli kalori ile protein alımının sağlanması gereklidir. Kilo kaybı devam eden hastalarda iştahsızlık genel olarak görülmekte olup, bu süreç yağsız et içeren vücut kitlesinin azalmasına neden olur. Bu durum hastanın hareket yeteneğinin azalmasına, sağlığı idame ettirme ve kanserle savaşmada daha az içsel kaynak ayrılmasına neden olmaktadır. Kaşeksi olarak isimlendirilen şiddetli kilo kaybı olanlarda kemoterapi bazen bu süreci hızlandırabilmekte ve tedavinin başarı şansını azaltabilmektedir. Kaşeksinin gelişmesini engellemek veya durdurmak için bazı önlemler alınabilir. Genel yaşam ve beslenme tarzı önerileri; 1. Esansiyel yağ asidi ihtiyacı için düzenli olarak balık yağı (sardalya, uskumru, ringa balığı, som balığı gibi) ve keten tohumu yağı gibi besinlerin alınması gereklidir. Keten tohumu lignan ve SYA içermekte ve her ikisi de vücudun bağışıklık sisteminin normal ve yabancı hücreleri (kanser hücreleri gibi) ayırt etme yeteneğini arttırır. 2. Hidrojene edilmiş ve kötü kaliteli katı ve sıvı yağların kullanılmasından kaçınılmalıdır. Yağlardan ölçülü miktarda zeytin yağı, badem yağı, susam yağı veya organik üretilmiş tereyağı kullanılması önerilmektedir. 3. Soya ve soya ürünlerinin kullanılmaması önerilmektedir. Meme kanseri hücrelerini çoğaltabileceği endişesi, sindirim zorluğu ve hipotiroidiye neden olması gibi nedenlerle önerilmemektedir. 4. Gece geç saatte yemek yenmemelidir. Günün son yemeği hafif olmalı ve akşam 18.000’ den sonra yemek yenmemelidir. Çin tıbbında özellikle geceleri sindirim sisteminin sirkadyan ritmi içinde detoksifikasyon kısmının olduğuna inanılmaktadır. 5. Kahve, çay ve çikolata gibi ksantin alkaloidlerini içeren gıdaların tüketiminden kaçınılmalıdır. Kahvede yoğun olarak bulunan kafeinin idrar söktürücü özelliği olması nedeni ile sıvı kaybına neden olabilir. Yeşil çay, siyah çayın işlenmemişi olup, kansere karşı koruyucu olduğu, içindeki bazı kimyasalların da kanser hücrelerini öldürdüğü gösterilmiştir. Beslenme programında yeşil çayın bulunması yararlı olabilir. Çalışmalarda yeşil çay, kahve ve kafeinin tip 2 şeker hastalığı riskini azalttığı, Parkinson riskini azalttığı, karaciğer hastalıklarının riskini azalttığı (siroz ve karaciğer kanseri) kalp-damar hastalığı riskini arttırmadığı saptanmıştır (Iso H, Ann Intern Med. 2006. Lopez-Garcia E, Circulation. 2006). Kahve tüketiminin pankreas, yumurtalık ve mesane kanserlerinin riskini arttırdığı yönünde çalışmalar olmakla birlikte bu sonucun daha çok sigara tüketimi ile beraber olmasına bağlanmaktadır. Bir çok çalışmada kahve veya kafein alınmasının kanser riskini belirgin arttırmadığı gösterilmiştir (Higdon JV, Crit Rev Food Sci Nutr. 2006). Özellikle kalsiyum alımı 750 mg/gün altında olan kadınlarda 300 mg/gün üzerinde kafein alımının kemik erimesini arttırdığı gösterilmiştir. Çalışmalarda farklı sonuçlar bildirilmekle birlikte özellikle 65 yaş üstünde olanlarda, güneş ışınından yoksun bölgelerde yaşayanlarda ve kafein/kahve tüketimi yüksek olanlarda (3-4 fincan/gün’ den fazla kahve veya 300 mg/gün’ den fazla kafein tüketimi olanlarda) kemik erimesi ve kalça kırığı görülme riski artmaktadır. Bu nedenle yeterli kalsiyum ve D vitamini alınarak, kahve ve kafein tüketimi sınırlandırılarak (maksimum 3 fincan/gün kahve veya 300 mg/gün kafein) özellikle yaşlılarda olumsuz olayların görülme riski azaltılabilir. Kahve ayrıca demir ve çinko emilimini bozmaktadır. Bu nedenle yemeklerle birlikte kahve tüketilmemelidir. Ayrıca hamile ve emziren kadınlarında kahve tüketimini sınırlandırması önerilmektedir. Genel olarak kahve tüketiminin 3-4 fincan/gün, kafein tüketiminin 300-400 mg/gün altında olması daha sağlıklıdır. 6. Alkol ve sigara tüketiminden kaçınılmalıdır. Meme kanseri tanısı sonrasında radyoterapi alan ve sigara içmeye devam eden kadınlarda akciğer kanseri riskinin belirgin derecede arttığı, sigara içmeyen ve radyoterapi alan kadınlarda ise risk artışının olmadığı saptanmıştır. Bu nedenle hastaların sigara içmemeleri gereklidir (Ford MB, Cancer. 2003). Ayrıca alkol ve sigaranın kendilerinin kanser dışında bir çok sağlık sorununa neden olduğu, tedavilerin başarı şansını azalttığı unutulmamalıdır. Opyatlar, marihuana gibi uyuşturucu kimyasallar bağışıklık sistemini baskılamaktadır. Ayrıca karaciğer ve böbrekler üzerine olan yan etkileri artmaktadır. 7. Gerekirse cıva, kadmiyum, kurşun ve arsenik gibi elementlerin serum düzeyleri toksisite açısından ve etiyolojik ajan açısından değerlendirilmelidir. Her ne kadar nörolojik bulgu yokluğunda ağır metal toksisitesinden şüphelenilmese de diş tedavi ünitelerinde çalışanlarda cıva toksisitesi görülebilir. Ağır metaller immun sistemi baskılamakta ve vücudun antioksidan kapasitesinin azalarak kanser gelişimine neden olmaktadırlar. 8. Çoğu musluk sularının kontamine olması nedeni ile (ağır metaller, pestisid ve solvent gibi kimyasallar, mikroplar) filtre edilmiş veya ruhsat ile işletilen temiz su kaynaklarından elde edilmiş suların tüketilmesi tercih edilmelidir. Florinlenmiş su kesinlikle tüketilmemelidir. Klordan farklı olarak flor elementi ortadan kaldırılması çok zordur; bağışıklık sistemini bozmakta ve kanser gelişimine neden olmaktadır. Florun, insanların tükettiği suda bulunmasının hiçbir yararı ve gerekçesi yoktur. Yeşil ve siyah çayda doğal floridler yüksek oranda bulunmaktadır; bu nedenle aşırı tüketilmemelidirler. Klorlu suların da içme suyu olarak tüketilmesi pek önerilmemektedir. Bazı çalışmalarda meme kanseri dokusunda, meme kanseri olmayan meme dokusuna göre daha fazla klorinli bileşikler olduğu gösterilmiştir. Bu da meme kanseri ile ilişkili olabileceğini düşündürmektedir. Havuz suyunda da dezenfeksiyon amaçlı klor bulunması nedeni ile havuz yerine deniz veya doğal su kaynaklarından yararlanılması iyi olabilir. 9. Temiz havada aşırıya kaçmadan egzersiz yapılması ve güneş ışığının alınması yararlıdır. 10. Özellikle et ürünlerinin pişirilmesi esnasında oluşan heterosiklik aminlerin (HSA) kanser gelişiminde önemli rol oynadıkları bilinmektedir. İlk olarak yaklaşık 30 yıl önce eşi mutfakta balık kızartan bir bilim adamı, yayılan dumanın, sigara içilirken yayılan dumana benzediğini fark etmiştir. Sigara dumanında bulunan karsinojenlerin, balık kızartılırken oluşan dumanda da olabileceği aklına gelmiştir. Sonrasında bu dumanı özel bir yöntemle toplayarak filtre etmiş ve laboratuar çalışmalarında başlamıştır. Sonuçta bu dumanda bulunan HSA olarak isimlendirilen kimyasalların hücrelerin normal genetik yapılarını bozduğunu göstermiştir. Sonradan yapılan çalışmalarda da etin pişirilmesi ile oluşan kimyasalların mutajen özellikte olduğu gösterilmiştir. Günlük besinlerle alım miktarı düşük olmakla birlikte yıllarca alındığı, bu mutajenik kimyasallara maruz kalmanın engellenemediği düşünülürse önemli bir sağlık sorunu olduğu kolaylıkla anlaşılır. Burada kişinin alabileceği önlemlerin başında et ürünlerinin pişirilmesine dikkat etmeleri gereklidir. Özellikle yağda, fırında veya alevde kızartma yapılmaması gereklidir. Mikrodalga fırınların kullanılması, karsinojenlerin daha az oluşumuna neden olmaktadır. En iyisi buğulama veya buharda pişirme olarak isimlendirilen yöntemin kullanılmasıdır. Türk mutfağında kızartma, mangal yapma, ızgara ve döner gibi et tüketim alışkanlıklarının yoğun olduğu düşünülürse kanser oluşumunun engellenmesinde beslenmenin önemini arttırmaktadır. İnsanlarda HSA tek başına kanser oluşumuna neden olmaktan ziyade, diğer karsinojenlerin diyet, ilaç, radyasyon ile alınması veya enfeksiyon, genetik bozukluk gibi değişikliklerin olması ile kanserleşme süreci tetiklenebilmektedir. Beslenmede yağ oranının yüksek olması bu karsinojenlerin etkisini arttırırken, balık yağı, konjuge linoleik asit, izoflavon içeren soya ürünlerinin, yeşil çay kateşinleri, indol-3-karbinol içerek turpgillerin alınmasının bu karsinojenlerin etkisini azalttığı gösterilmiştir. Kafein de metabolizmalarını etkileyerek bunların karsinojenik etkilerini arttırmaktadır. Bu karsinojenlerin oluşumu; ısı yüksekliğinin derecesine, pişirme süresine ve etin kaybettiği su miktarına göre değişmektedir. Pişirme süresinin uzaması, etin kızartılması ve doğrudan ateş ile temas etmesi önerilmemektedir. Örneğin, ince dilimli olan hamburgerin kızartılmasında karsinojen miktarı az olmakla birlikte mikrodalga fırında pişirilmesi önerilmektedir. Eğer damak tadı olarak bu tür et tüketiminden vazgeçilemiyorsa barbekü veya mangalda pişirilen etin yanık ve siyah bölümlerinin bıçak yardımı ile iyice temizlenmesi gereklidir. Balık kızartıldıktan sonra da derisinin veya üst tabakasının ayrılması önerilmektedir. Çalışmalarda besinlerle HSA alınmasının mide, meme, kalınbarsak gibi kanserlerin riskini arttırabileceği gösterilmiştir. Akrilamid kızartılmış patates ve un ile kavrulmuş kahvede bulunan bir diğer güçlü karsinojendir. Akrilamid ve HSA gibi karsinojenlere maruz kalma sıfırlanamazsa bile yaşam değişikliği ile alınma miktarı ve olumsuz etkileri azaltılabilir. Yapılan çalışmalarda et pişirmesi esnasında HSA oluşumu sadece kreatinin içeren kas kökenli et ürünlerinde olduğu gösterilmiştir. HSA’ lerin oluşumumun azaltılması için alınabilecek önlemler (Weisburger JH, Mutation Research 2002): • etin ağırlığının %7-15’ i kadar olan soya proteini konsantresi ile etin etrafının bulanması, pişirme esnasında HSA oluşumunu %90 azaltmaktadır. • 50 gramlık et parçalarının 2.5 gram pektin veya 4 gram soya protein ürünü içeren formülasyonlarla muamele edilmesi kızartma esnasında karsinojen oluşumunu %50-60 azaltmaktadır. • Yeşil çay polifenolünün %0.5, %2.5 veya %7.5 luk sudaki solüsyonunun 30 gramlık etin her iki tarafına sürülmesi kızartma sonrası karsinojen oluşumunu belirgin azaltmaktadır. • Siyah çay polifenolleri de karsinojen oluşumunun azaltılmasında yararlıdır. 11. Mikrodalga fırınların sağlık üzerine olumsuz etkileri olduğuna dair bilimsel bir kanıt bulunmamaktadır. İnternette bu konuda olumsuz yayınlar bulunmakta fakat destekleyici bilimsel veri bulunmamaktadır. Yapılan çalışmalarda çevresel kirliliğe bağlı balıkta bulunan toksik maddelerin çeşitli pişirme yöntemleri uygulandıktan sonra (kızartma, ızgara, haşlama veya mikrodalga) zararlı maddelerin azaldığı gösterilmiştir. Bunun nedeni olarak da balıkta bulunan yağın erimesi ile zararlı maddelerin yağla birlikte uzaklaştığı düşünülmüştür; bu nedenle pişirme sonrası süzülen balık yağının tüketilmemesi önerilmektedir (Bayen S, J Toxicol Environ Health A 2005) 12. İnsan kanserlerinin gelişiminde 3 temel faktör; sigara, besin ve iltihap-enfeksiyon rol oynamaktadır. Bunlara hava ve su kirliliği, böcek öldürücü ilaç kalıntıları, bazı medikal yöntemler, gıdalara eklenen katkı maddeleri gibi diğer faktörler katkı yapmaktadır. Aşırı beslenme ve şişmanlık beslenme ile ilişkili önemli risk faktörlerindendir. Hepatit virüsleri, insan papilloma virüsü, helikobakter pilori gibi enfeksiyonlar da kanser gelişiminde rol oynamakta ve bunlara karşı temizlik ve aşılama yöntemleri ile önlem alınabilmektedir. Bu faktörlere karşı alınabilecek en önemli önlem yaşam tarzı değişikliğidir. Bu basit olmakla birlikte alışkanlıklardan vaz geçmek çok zordur. Fakat bir insanın, bir toplumun geleceğini değiştirebilme yeteneği açısından da çok önemlidir (Sugimura T, Cancer Sci 2004). 13. Yapılan çalışmalarda prostat kanserinin yaklaşık olarak %42’ sinin, kalınbarsak kanserinin %35’ inin, meme kanserinin ise %27’ sinin kalıtsal olduğu gösterilmiştir. Geri kalan kanser vakalarında da çevresel faktörlerin rol oynadığı düşünülmektedir (Lichtenstein P. N Engl J Med 2000). Bütün kanserlerin 1/3-1/4’ ünün temelinde sigara, diyet ve iltihab/enfeksiyonun rol oynadığı düşünülmektedir (Doll R, J Natl Cancer Inst 1981. Parkin DM, Lancet Oncol 2001). Kanser ile ilişkili olan diyetsel faktörler, kansere neden olan ve kanser gelişimini önleyen olmak üzere ikiye ayrılır. 14. Floresan ışığı, televizyon izleme ve negatif etki içeren tüm basın-yayın organlarından kaçınılması gereklidir. Floresan ışığı duyarlı insanlarda migren ve nöbet geçirme riskini arttırmaktadır. 15. Bol miktarda uyunmalı ve gece saat 22.00’ de yatılmalıdır. Uyku melatonin hormonunun düzenli salgılanmasını sağlamakta ve vücudun dinlenmesine, enerji toplamasına yardımcı olmaktadır. Yatak odasında uyku zamanı elektronik cihazların ve ışıkların hepsinin kapalı olması gereklidir. Çünkü elektromanyetik dalgalar, melatonin hormonunun salınımını bozmakta ve kanser gelişme riskini arttırabilmektedir. 16. Gıdaların ve içeceklerin sıcak veya ılık tüketilmesine özen gösterilmeli; soğuk gıda veya içecek tüketimi sınırlandırılmalıdır. Sindirim sistemi ve sindirim enzimlerinin aktivitesi soğuk ortam ile bozulmakta, sindirim enzimlerinin çoğu vücut ısısına yakın sıcaklıkta maksimum etkinlik göstermektedir. 17. Tiroid hastalıkları (düşük FT4, hipotiroidi veya tiroid peroksidaz antikorları-TPOab) varlığının meme kanseri riskini arttırdığı gösterilmiştir (Kuijpens JL, Thyroid 2005). Bu nedenle meme kanserli hastaların tiroid fonksiyonları açısından değerlendirilmesi gereklidir. İlginç olarak TPOab pozitif olan hastaların, negatif olan hastalardan daha fazla hastalıksız sağkalım süresine sahip olduğu gözlenmiştir (Smith PPA, J Clin Endocrinol Metab 1998). 18. Hafif yokuş yukarı yolda terleme sınırına kadar yürüyüş ve ılımlı efor harcanması yararlıdır. Egzersiz sonrasında 10 dakika kadar sıcak su, 30 saniye kadar soğuk su olacak şekilde en az bir dönüşüm olacak şekilde duş yapılması önerilmektedir. Yaklaşık 30 gram biberiye yaprağının 20 dakika kaynatılması ile elde edilen sıvı oluşum, sıcak banyo suyuna eklenerek terleme uyarılabilir. Sıcak banyo esnasında (küvette) bol miktarda sıcak sıvı alınması yararlıdır. Terleme birçok toksinlerin atılmasını ve artık maddelerin atılmasını sağlamanın en iyi yoludur. Bu arada sıvı kaybına dikkat edilmesi gereklidir. Astragalus preparatlarının yüksek dozlarda kullanılmasının terlemede yardımcı olmaktadır. 19. Buğuda pişirilmiş sebze tüketiminin arttırılması yararlıdır. Özellikle turpgillerden olan brokoli, kıvırcık lahana, taze hardal tüketimi arttırılmalıdır. Bu gıdaların tiroid bezinin çalışmasını bozabileceğinden dikkat edilmelidir. Ayrıca sarı bitkilerden olan havuç, balkabağı, yer elması ve tatlı patates (ikisi birbirine benzemekte) ve kabak gibi ürünler A vitaminin en önemli kaynaklarındandır. Domates ve patlıcan gibi benzer gruptan olan bitkilerin de antikanserojen olduğu ve likopen gibi yararlı maddeleri içerdiği bilinmektedir. Ayrıca taze meyve suyu tüketiminin yararlı olabilir. Domatesin pişirilerek tüketilmesi, likopen isimli antikanserojen maddenin daha iyi emilmesini sağlamaktadır. 20. Meme kanserli hastalarda yapılan çalışmalarda tedavi süresince yağ içermeyen et oranının azaldığı ve yağ oranının arttığı gösterilmiştir. Yağsız et oranında kayıp olan metastatik meme kanserli hastalarda yaşam kalitesi daha kötü olmaktadır. 3 kompartmanlı vücut içeriği analizleri bu oranın değerlendirilmesinde yararlı olmaktadır. Serum albumin ve protein içeriği beslenme düzeyini tam gösterememektedir; bu nedenle transferrin ve prealbumin değerlerinin takip edilmesi daha yararlı olmaktadır. Daha sonraki günlerde bu değerlerde azalma olursa TNF alfa ve IL-6 gibi kaşeksi panelinin daha duyarlı belirteçlerinin değerlendirilmesi ve daha saldırgan tedavi yaklaşımlarının gündeme getirilmesi yararlı olabilir. 21. Kahve lavmanı, alternatif tedavi uygulayanlar tarafından vücuttan ve barsaklardan toksik maddelerin atılması için yararlı olduğu gerekçesi ile sık olarak yapılmaktadır. Bilimsel olarak fazla bir etkinliğe sahip olmadığı düşünülmektedir. Organik kahve öğütüldükten sonra ¼ fincan kahve, kaynatılmış (filtre edilmiş veya maden suyu da olabilir) 8 fincan suda 30 dakika kadar haşlanır. Filtre edildikten sonra sıcaklığının azalarak ılıklaşması beklenir. Sonra lavman olarak 10-20 dakika içeride kalacak şekilde uygulanır. Bu konuda eğitimli olmayan kişiler tarafından uygulanması barsak yırtılması, kanama ve barsak düğümlenmesi gibi önemli yan etkilere neden olabilir. Ayrıca sık yapıldığında sıvı ve elektrolit kaybına bağlı bozukluklar gelişebilir. 22. Müzik tedavisi: Mozart, Bach, Haydn, Schubert, Beethoven veya Brahms gibi klasik müzik bestecilerinin müziklerinin dinlenmesi stresi azalttığı, gevşeme sağladığı ve yaşam kalitesini iyileştirdiği gösterilmiştir. Hastaların uyumasını kolaylaştırdığı düşünülmektedir. Örnek olarak: Dmitri Shostakovich’ in String Quartet No. 8 (op 110) eseri bastırılmış öfkesi olanlarda yararlı olabilecek yoğun duygusal iniş çıkışlar içeren müziktir, ilk dinlenildiğinde hastanın yanında yakınının bulunması önerilmektedir; J. S. Bach’ ın Cello Suites Nos. 1-6 (BWV 1007-1012) eseri (özellikle Mstislav Rostropovich tarafından yorumlanan 1995 EMI Klasikleri) yatmadan önce derin ve uzun uyku için yararlı olabilir; Sergei Rachmaninoff’ un “Vespers” (op 37) eseri derin uykuyu kolaylaştırabilir; Gregorio Allegri’ nin “Miserere” eseri derin uykuyu kolaylaştırabilir; Johannes Brahms’ ın “Geistliche Chormusik: Zwei Moteten (op 74)” eseri özellikle çözülmemiş duygusal problemleri olanlarda gece yatmadan önce dinlenmesi uykuyu kolaylaştırabilir; Franz Schubert’ in piyano, viyolin ve çello üçlemesi (op 100) eseri uyuma, duygu çözülmesi, iç gözlem ve motivasyon için yararlıdır; duygusal ve fiziksel krizler sonrası iyileşme düzelme safhasında yararlı olabilir. Yapılan bir çalışmada müzik tedavisinin ağrı şiddeti ve opyoid ilaç ihtiyacında küçük bir azalma sağladığı ve klinik olarak yararının tartışmalı olduğu gösterilmiştir (Cepeda MS, Cochrane Database Syst Rev 2006) Yapılan çalışmalarda 2 günlük müzik tedavisiyle kendini iyi hissetme ve gevşeme gibi psikolojik verilerde iyileşme, tükrük IgA düzeylerinde artış ve serum kortizol düzeylerinde azalma gibi bağışıklık sisteminde düzelme bulguları olduğu gösterilmiştir (Burns SJ, Altern Ther Health Med 2001). Ayrıca müzik tedavisi ile invaziv girişim (diş girişimleri, endoskopi, kolonoskopi vs.) veya operasyon öncesi endişenin azaldığı (Smolen D, Appl Nurs Res 2002. Wang SM, Anesth Analg 2002), ameliyat sonrası dönemde ağrı ve endişe gibi yakınmaların azaldığı gösterilmiştir (Aragon D, Altern Ther Health Med 2002). bu çalışmalar müzik tedavisinin, kanserli hastalarda yararlı olabileceğini düşündürmektedir. 23. Hastanın mentalitesinin değiştirilmesi: Bağışıklık gücü ve insanın kendini iyileştirebilme gücünün kanseri yenebilmek için önemli faktörlerdir. Kanser kelimesinin ürkütücülüğü, iyileştirilemez hastalık olduğu inancı hastayı strese sokmakta, bu da bağışıklık sistemini bozmaktadır. Günümüzde kanseri yenebilmiş birçok hasta bulunmaktadır. Bu nedenle kanseri yenebilme ihtimalinin olduğu ve birçok hastanın kanserden kurtulduğu unutulmamalıdır. Kişi kendisine bu yönde telkinde bulunabilir veya psikoterapi, hipnoz gibi tekniklerden yardım alınabilir. 24. Hastanın günlük hayat tarzının ve alışkanlıklarının değiştirilmesi: Fiziksel, zihinsel ve sosyal davranışlar, kanser oluşumunda ve ilerlemesinde önemli rol oynamaktadır. Bu nedenle yaşam alışkanlıkları ve hayat tarzının yeniden düzenlenmesi gereklidir. 25. İmmun sistem ve kendini iyileştirme gücünün kazanılması için gerekli adımların atılması için tıbbi yardım alınabilir. 26. Kanserli hastalarda psikolojik destek yapılması çok önemlidir. Bunda hastanın sosyoekonomik düzeyinin belirleyici rolü vardır. Hastanın eşi, çocukları, akrabaları ve diğer yakın çevresinin, tıbbi ekiple birlikte hareket etmesi yararlı olabilir. Hastanın stresinin, endişesinin ve moral bozukluğunun azaltılmasında psikiyatrist ve psikolog desteği önem taşımaktadır. Çalışmalarda kanserli hastaların kanser tanısının farkında olmaklarının ve bu tanıya duygusal tepki verilmesinin olumlu olduğu, hastanın bir süre sonra uyum gösterdiği saptanmıştır. Bunun da kanser tedavisinin başarı şansını arttırdığı gösterilmiştir (TemoshokL, Dreher H. The Type C Connection: The Behavioral Links to Cancer and Your Health. New York: Random House; 1992.). Bazı çalışmalarda da destek gruplarına katılmanın sağkalımı iyileştirdiği gösterilmiştir (Spiegel D, Lancet. 1989. Goodwin PJ, N Engl J Med. 2001). Bu çalışmalar çeşitli toplumların kültürlerine göre farkılık gösterebilir. Çünkü entellektüel ve sosyal düzey, tanının farkında olma ve algılama yeteneğini, tanıya verilen tepkileri değiştirmektedir. Ülkemizde de en önemli sorunlardan birisi hastaya tanının söylenip söylenmemesi meselesidir. Bu konuda hastanın istekleri ve psikolojik durumu da göz önüne alınarak aile ile görüşüldükten sonra karar verilebilir. 27. Fazla aktivasyon içermeyen kişiye zarar vermeyecek seviyede egzersiz yararlıdır. Egzersiz gerekirse sandalyede oturarak bile yapılabilir. Özellikle kemik metastazı gibi ağrılı durumları olan hastalarda, aktif egzersiz yerine hafifçe yapılan germe egzersizleri daha yararlı olmaktadır. Kansere bağlı iskelet kaslarının zayıflaması, normal gıda alımında bile görülmektedir. Bu durum besinsel desteklerin kullanılmasıyla bile düzeltilememektedir. Egzersiz ve dayanıklılık kansere bağlı kas kaybının azaltılmasında ve yorgunluğun önlenmesinde yararlıdır. Bu konu daha çok HIV’ li hastalarda araştırılmıştır. Bu hastalarda yavaşça arttırılan direnç egzersizlerinin kas kitlesinde ve yağsız et oranında artış sağladığı gösterilmiştir. Haftada üç gün 8 hafta bu tür direnç egzersizi ve arkasından 8 hafta da normal egzersiz yapılmakta ve bu döngü devam ettirilmektedir. Egzersiz ayrıca içsel büyüme faktörlerinin düzeylerini arttırmakta, depresyonu azaltmakta, özgüveni arttırmakta ve immun yanıtı iyileştirebilmektedir. Ayrıca çalışmalarda egzersizin toplam vücut ağırlığını, yağsız et içeriğini, egzersiz kapasitesini ve yaşam kalitesini arttırdığı gösterilmiştir. Bu çalışmalar genellikle HIV’ li hastalarda olmakla birlikte, patolojik değişiklikler kanserli hastalarınkine benzemektedir. Bu nedenle kanserli hastalarda benzer egzersiz yaklaşımlarının uygulanmasının yararlı olacağına inanılmaktadır. Yeni yapılan bir çalışmada meme kanseri tanısı ve tedavisi alan erken evre hastalarda düzenli ev egzersizlerinin bile kondisyonun düzelmesini ve iyileşmenin artmasını sağladığı gösterilmiştir. Egzersiz programı haftada iki gün 10 dakikadan başlanmış ve sonra kademeli olarak haftada beş gün 30 dakikaya arttırılmıştır (Pinto BM, J Clin Oncol 2005). 28. Gevşeme teknikleri, vizüalizasyon ve meditasyon gibi yardımcı yöntemlerle kişi kendi kendisini destekleyebilir, motive edebilir. 29. Enerji Hekimliği desteği: Akapunktur, shiatsu, homeopathy ve refleksoloji bu gruba girmektedir. Günümüzde bu yöntemlerin yaşam kalitesini arttırdığı iyi bilinmekte ve yoğun olarak kullanılmaktadırlar. 30. İyileştirme yardımı: Terapistin hastanın enerji sahalarındaki (aura) cildinin üstüne veya çok yakınına ellerini koyarak yaptığı ve enerji dengelenmesine yaradığına inanılan meditasyon şeklidir ve kemoterapinin alındığı günlerde ve haftalık uygulanmasının yararı olabilir. Daha çok psikolojik destek ve motivasyona neden olarak yardımcı olmaktadır. 31. Destek: Eşi veya medikal ekip tarafından hasta desteklenir, pozitif yönde motive edilir. Destek grupları da bu konuda büyük yardım sağlamaktadır. Bir çok insan, destek gruplarını çeşitli nedenlerle küçümsemektedir. Fakat, özellikle hastaların yaşadıkları çevredeki deneyimli terapistlerden optimum şekilde yararlanılmasını sağlamaktadır ve yararlı olduğu gösterilmiştir. 32. Masaj tedavisi: bu yöntem vücudun işlevlerinin düzenlenmesinde yumuşak dokulara doğrudan fiziksel müdahale yapılmasıdır. Terapistler özel bölgeleri değerlendirir ve hastanın durumuna göre uygun masaj yaklaşımını seçerler. Masaj tedavisi ile kas gerginliğinin azaltılması, ağrının azaltılması, bağışıklık sisteminin ve nöroendokrin sisteminde iyileşme, gevşeme ile birlikte vücudun oksijen ihtiyacının azalarak metabolizma üzerine olan baskı azalması, rahatlamaya bağlı olarak alfa beyin dalgalarının sıklığı ve yoğunluğunda artma, kan laktat seviyesinin azalması, özellikle tansiyon yüksekliği olanlarda tansiyonun düşmesi, kalp hızının ve solunumun yavaşlaması, kas gerginliğinin azalması, bacak ve kollara kan akımının artması, endişenin azalması, pozitif yönde zihinsel etkileşim ve uyku kalitesinde düzelme sağlanabilmektedir. Kortizol ve katekolaminler gibi stres hormonlarının azalması, masajın olumlu etkilerini göstermede anahtar rollerden birisini oynamaktadır. Masaj tedavisi bazı insanlarda tehlikeli olabilir: • Pıhtılaşma bozukluğu nedeni ile kanamaya eğilimi olanlarda, masaj tedavisi dokularda veya iç organlarda kanamaya neden olabilir. Böyle hastalarda hekiminden onay alındıktan sonra düşük basınç ile masaj yapılabilir ve derin organ masajı yapılmaz. • Kemiklerde metastazı olan hastalarda masaj tedavisi kırıkların gelişmesine neden olabilir. Bu nedenle hekimi ile görüşülerek metastaz kemik metastazı bölgeleri belirlenir ve bu bölgelere yapılan masaj daha düşük basınç uygulanarak yapılır veya yapılmaz. • Radyoterapiye bağlı dermatit gibi açık yaraların olduğu durumlarda bu bölgeye masaj yapılması ağrı ve enfeksiyon gelişme riskini arttırmaktadır. Bu nedenle bu bölgelere masaj yapılmamalıdır. İsveç, şiatsu, derin doku, lenfatik dolaşım, spor masajı, refleksoloji masajı ve sinir-kas masajı gibi masaj çeşitleri bulunmaktadır. Yapılan masajlar esnasında uygulanan teknikler: -Efluraj: Parmak, el ve önkol kullanılarak yumuşak ve sabit darbelerle okşama tarzı masaj yapılmakta olup gevşetici doğadadır. Kayganlaştırıcı jeller masajı kolaylaştırır. - Petrisaj: Kaldırma, sıkıştırma, yuvarlama ve ovuşturma işlemlerini içeren daha sert yoğurma olarak tabir edilen masaj: gevşetici veya uyarıcı etkinliktedir. -Perküzyon: Darbeler hızlı, ritmik ve basınç uygulayıcı tarzda olup genellikle ellerin iç yüzü ile masaj sahasına vurma şeklinde uygulanmaktadır. Bu teknik genelde uyarıcı doğadadır. -Kompresyon: doku katmanlarının birbirinden ayrılması amacıyla vücuda basınç uygulanmasıdır. Bu teknik hafif ve nazik yapılabilir ve rahatlatıcı özellik taşımaktadır. -Vibrasyon: el, parmak veya mekanik bir cihaz yardımı ile masaj sahasında hızlı ve ritmik titreşimler sağlanmasıdır. Bu teknik başlangıçta uyarıcı olup, daha sonra gevşetici özellik kazanmaktadır. (Hernandez-Reif M, J Psychosom Res 2004. Hernandez-Reif M, Int J Neurosci 2005. Corbin L, Cancer Control 2005). |
Etiketler:
integratif tedavi,
metastatik meme kanseri
İntegratif kanser tedavisi
| İntegratif kanser tedavisi |
Günümüzde bilim dünyasındaki gelişmeler, yüzyıllardır çeşitli hastalıkların tedavisinde kullanılan ve halk arasında etkili olduğu düşünülen çeşitli geleneksel tedavi yaklaşımlarının etkinliğini de kapsamaktadır. Böylece insanların yarar görebilecekleri geleneksel tedavi yaklaşımlarının belirlenmesine çalışılmaktadır. Bu veriler ışığında yeni bir tedavi yöntemi geliştirilmiştir: İNTEGRATİF TIP. İntegratif tıp; tamamlayıcı ve alternatif tıptan (TAT) farklılık göstermektedir. Birincisi, TAT uygulayıcıları çoğunlukla bilimsel tıbbın yerine, bazen de bilimsel tıpla birlikte tedavi uygularken; integratif tıp uygulayıcıları bilimsel tıp ile uyumlu olacak şekilde tamamlayıcı tıp tedavilerini uygulamaktadır. TAT uygulayıcıları, bilimsel dayanaktan yoksun veya bilimsel olarak az kanıtı bulunan tedavileri daha sık uygularken, integratif tıp uygulayıcıları tedavi yaklaşımlarını daha çok kaliteli çalışmaların sonuçlarına, etkinlik ve güvenirliğe göre seçmektedirler. TAT yaklaşımları, uzun yıllar boyunca artarak hastaların çoğunun uyguladığı, hastanın tedavisinin bir parçası olarak gördüğü ve ticari boyutu milyarlarca dolara yaklaşan bir sektör haline gelmiştir. Bu özellikleri nedeni ile suistimale açıktır. Hasta ve hasta yakınlarının bu tedavi yaklaşımlarını ve uygulamalarının en güzel açıklaması, onların da dediği gibi ‘denize düşen yılana sarılır’ atasözümüzde yatmaktadır. Fakat bazen bu yılan kişiyi boğabilmekte, bazen de kimlik değiştirip vampirleşebilmektedir. Hastalarımızla konuştuğumuzda yöremizde meşhur olan TAT uygulayıcılarının ‘muayene ücreti’ bile almadıkları! sıkça dile getirilir. Konuyu deştiğimizde ise hemen hemen hepsinde var olan tuhaf ve kötü kokulu bitkisel karışımların yüzlerce YTL’ na alındığını öğreniyoruz. Birbirimizi kandırmayalım; ülkemiz şifalı otların cennetidir. 250-300 gram ot ve su karışımının neresi bu kadar fiyatı tutar. Ama olay atasözünde saklı. Biz doktorlar pek yalan söyleyemiyoruz, söylesek de amacımız ticari değil. Ayrıca hasta ve ailesine karşı yasal ve vicdani yükümlülüklerimiz var. En azından hastalıkla mücadele eden hasta ve yakınları için denizdeki yılan olmak istemiyoruz. Onbinlerce kanser hastası gördüm ve önemli bir kısmının TAT yöntemi (genellikle bitkisel karışımlar) kullandığını biliyorum. Maalesef iyi sonuç alındığını göremedim. Bazen hasta yakınları hastalarını kaybettikleri zaman takip eden hekimi suçlarlar. Ama TAT uygulayıcısını suçlayanını hiç görmedim; varsa da ben denk gelmedim. Bu durumu yıllarca düşünürüm ve nasıl ifade edileceğini kara kara düşünürüm. Sonunda bunun en güzel tarifleyici cümle TAT uygulayan bir meslektaşımdan geldi: ‘bizim başarısızlığımız zaten sizin başarısızlığınız, insanlar niye bizi suçlasın ki’. TAT yaklaşımlarının bilimsel kanıtının az olması nedeni ile bilim dünyası tarafından ‘Sorgulanabilir Tedavi Yöntemleri’, ‘Ortodoks Olmayan Tıp’, ‘Konvansiyonel Olmayan Tıp’ gibi isimlerle adlandırılmaktadır. TAT yöntemleri ile ilişkili olarak bilimsel kanıtların az olması, tedavi yöntemlerinin çoğunun güvenirlik ve etkinliğinin bilinmemesi en önemli sorundur. TAT yöntemlerinin tamamlayıcı bölümü standart tedavilere ek olarak, alternatif kısmı ise bu tedavilerin yerine kullanılmaktadır. Günümüzde kullanılan TAT yöntemleri başlıca 5 bölüme ayrılmaktadır: 1. Geleneksel Çin Tıbbı ve Ayurvedik Tıp gibi kültürel değerlerden köken alan homeopati ve natüropati gibi tedavi sistemleri, 2. Yoga, dua ve meditasyon gibi akıl-vücut yaklaşımları, 3. Diyet ve bitkisel ilaçlar gibi biyolojik kökenli sistemler, 4. Masaj ve şiropraktik manüplasyon gibi müdaheleci ve vücut kökenli sistemler, 5. Reiki, QiGong ve manyetik gibi enerji tedavileri. TAT yöntemleri hastaların büyük çoğunluğu tarafından uygulanmaktadır. . Yapılan çalışmalarda kanser hastalarının % 7-64’ ünün Alternatif Tedavi kullandığı gösterilmiştir (Ernst E, Cancer 1998). Başka bir çalışmada da ise hastaların %83.3’ ünün en az bir tane Alternatif Tedavi yöntemi kullandığı saptanmıştır (Richardson MA, J Clin Oncol 2000). En çok vitamin ve bitkisel tedaviler kullanılmaktadır. Egzersiz, masaj ve şiropraktik uygulamalar gibi fiziksel ve hareket tedavileri diğer sık olarak kullanılan yöntemlerdir. Kanserli hastalar, bu yöntemleri çoğunlukla yaşam kalitelerinin iyileşmesi, hastalığın ilerlemesinin durdurulması veya tamamen iyileşme şansını elde etmek için uygulamaktadır. TAT yöntemi kullananların çoğu eğitim düzeyi yüksek, genç ve kadın hastalardan oluşmaktadır. Çalışmalarda TAT kullanan hastaların büyük çoğunluğunun bunu hekimleri ile paylaşmadığı gösterilmiştir. Bu da kimyasal TAT yöntemlerinin vücutta biyolojik olarak aktif olabilmeleri nedeni ile kullanılan ilaçlarla etkileşime girebilmekte ve tehlikeli olabilmektedir. Hasta- hekim arasında TAT yöntemi kullanımı açısından ortaya çıkan bu diyalog sorunu çoğunlukla hastaların bu konunun önemini bilmemelerine veya hekimlerin bunu sorgulamadığına bağlanmaktadır. Ayrıca hastalar, hekimlerin özellikle bitkisel tedaviler gibi TAT yöntemlerinin önemini ve değerini anlayamayacağını düşünmektedirler. Ayrıca hastaların büyük çoğunluğu, kullandıkları TAT yönteminin bilimsel olarak etkisiz olduğu hekim tarafından kendilerine söylense bile bu yöntemi kullanmaya devam ettikleri gözlenmektedir. Sonuç olarak bu kadar yoğun ve bilinçsiz kullanıma bağlı olarak devasa bir bütçeye ulaşan TAT yöntemlerinin toplum sağılığı açısından önemli bir hale gelmesi nedeni ile bir çok gelişmiş ülke, bütçeden TAT yaklaşımlarının etkinliği ve güvenirliğinin araştırılması için fonlar ayırmaya başlamıştır. Ayrılan fonların arttırılması ile birlikte TAT yöntemlerinin etkinliği ile ilişkili olarak yoğun olarak araştırmalar yapılmaktadır. Onkolojik olarak bakıldığında integratif tıp yöntemi uygulayanlar, bilimsel kanıtı olan tamamlayıcı tıp yaklaşımlarını (örn; akupunktur, meditasyon, müzik tedavisi, masaj tedavisi gibi) standart tedavi yaklaşımı olan cerrahi, kemoterapi ve radyoterapi ile birlikte kullanılmasını sağlamaya çalışmaktadırlar. İntegratif tedavi yaklaşımında hasta-hekim diyalogunun iyi olması gerekmekte olup, hekimin gerektiğinde uygulanacak TAT yönteminin hastaya yan etki nedeni ile uygun görmeyebilir ve kullanılmamasını önerebilir. Klasik TAT yönteminde ise TAT uygulayıcıları yöntemlerinin hiç bir yan etkisi olmadığı, standart tedavi yaklaşımlarının hiç bir başarı şansının olmadığını, hastaya zarar vereceğini, standart tedaviler ile birlikte hiç bir sorun yaşanmadan uygulanabileceğini söylemektedirler. İntegratif tedavi uygulayanlar ise bilimsel veriler eşliğinde daha rasyonel ve mantıklı öneriler getirmekte, tedavinin ufkunu genişletebilmektedir. Hastanın integratif tedavi yöntemini uygulayan kişi ile tıbbi tedavisini uygulayan hekim arasında (çoğunlukla Hematoloji veya Onkoloji uzmanı) yakın diyalog olmalıdır. Hastaya standart tedavi ile birlikte uygulanacak tamamlayıcı tıp yönteminin yarar-zarar analizi ve etkinlik ile güvenilirliği gözden geçirilerek bu tedavi yaklaşımının uygun olup olmadığına karar verilir. Bir bakıma integratif tedavi hasta ve hekimi arasında bir köprü inşa edilmesidir. Kanser riskinin azaltılması, kemoterapi, radyoterapi gibi tedavilerin yan etkilerinin azaltılması veya hastanın rehabilitasyonu için desteklenmesi için uygulanan işlemlerin ne olduğunun bilinmesi gereklidir. Örneğin kullanılan bitkisel bir karışımsa, bunun içinde bulunan kimyasal maddeler veya hazırlanan karışımın hijyenik olarak temiz olmaması hastanın vücudunda istenmeyen yan etkilere neden olabilir. İlaç-ilaç etkileşimi olduğu gibi ilaç-bitkisel tedavi, antioksidan-kemoterapi veya antioksidan-radyoterapi arasında etkileşim olduğu ve tedavinin etkinliğinin bozulabildiği bir çok çalışmada gösterilmiştir. Bu sorunların ciddi sağlık sorununa neden olabilmesi, hem tıbbi tedavi hem de TAT kullanan hastalardaki yan etkilerin ve yaşanan olumsuzlukların temel nedeninin hangisine bağlı olduğu tam bilinememektedir. Bu nedenle kanser tedavisini takip eden onkoloji veya hematoloji uzmanının TAT yaklaşımları ile ilgili bilgilerinin olması gereklidir. Böylece tedavinin yönlendirilmesi ve geminin dümeni sahipsiz kalmamış olur. Tamamlayıcı tıp yöntemleri arasında en çok bilimsel kanıta sahip olan akupunkturdur. Onbinlerce hasta üzerinde uygulanmış, güvenilirliği ve yan etkisinin düşüklüğü gösterilmiş; antikoagülan hastalarda bile güvenli olarak kullanılabildiği gösterilmiştir. Yan etki olarak uygulama sahasında hafif şiddette rahatsızlık hissi ve hafif kanama ile oldukça iyi tolere edilmektedir. Çalışmalarda akupunkturun kemoterapiye bağlı bulantı ve kusmanın azaltılmasında yararı olduğu gösterilmiştir. Bu nedenle kemoterapi ile ilişkili yan etkilerin azaltılmasında akupunktur kullanılması desteklenmektedir (NIH consensus development panel on acupuncture. JAMA. 1998;280:1518-1524. Dupuis L, 2003;5:597-613. Shen J, JAMA 2000;284:2755-2761. Roscoe J, J Pain Symptom Manage 2003;26:731-742. Özellikle bilimsel olarak araştırılmış TAT yöntemlerinden yan etkileri tehlikeli olan veya herhangi bir tedavi edici özelliği bulunmayanların kullanılmaması gereklidir. Bu ajanlara örnek olarak çalışmalarda etkinliği gösterilememiş veya yan etkileri tehlikeli olabilen leatril, hidrazin sülfat ve köpekbalığı kıkırdağı (shark cartilage) gösterilebilir (Loprinzi C, Cancer 2005;104:176-182. Hainer M, Ann Intern Med. 2000;133:877-880. Ang-Lee M, JAMA 2001;286:208-216). Akupunktur kansere bağlı ağrı, radyoterapiye bağlı ağız kuruluğu, kemoterapi sonrası yorgunluk, uykusuzluk ve endişenin giderilmesinde; masaj tedavisi ise endişe ve stres için, kemoterapiye bağlı bulantı azaltılmasında yararı olduğu bilimsel çalışmalarda gösterilmiştir (Ahles T, J Pain Symptom Manage 1999;18:157-163. Vickers A, J Clin Oncol 2004;22:1731-1735. Alimi D, J Clin Oncol 2003;21:4120-4126. Wong R, Int J Radiat Oncol Biol Phys 2003;57:472-480. Spence D, J Neuropsychiatry Clin Neurosci 2004;16:19-28). Antioksidan preparatlar: çocuk hematoloji hastalarında yapılan bir çalışmada yüksek doz C vitamini alınmasının kemoterapide gecikme sayısını azalttığı, daha az toksisiste ve hastaneye yatış oranı sağladığı gösterilmiştir. Yüksek doz E vitamini alınmasının enfeksiyon sıklığını azalttığı gösterilmiştir. Yüksek doz beta karoten alımının toksisite oranını azalttığı saptanmıştır. Ayrıca düşük seviyede antioksidan alan çocuklarda kemoterapi yan etkilerinin daha şiddetli olduğu gösterilmiştir (Kennedy D, Am J Clin Nutr 2004;79:1029-1036.). Kanser gelişiminde serbest oksijen radikalleri olarak isimlendirilen moleküller önemli rol oynamaktadır. Antioksidan maddeler, bu SOR’ lerinin etkisini engelleyerek kanser gelişimini engellerler. Fakat kanser geliştikten sonra tedavide kullanılan radyoterapi, cisplatin ve alkilleyici ajanlar gibi kemoterapi ilaçları, kanser hücrelerini SOR oluşturarak hasara uğratır ve öldürürler. Bu nedenle bahsedilen tedavileri alanlarda antioksidan kullanılmasının tedavi etkinliğini bozabileceğine dair endişeler bulunmaktadır. Radyoterapi ile birlikte antioksidan kullanılmasının zararını gösteren klinik çalışma bulunmamakta olup, endişe teorik bazdadır. Kemoterapi süresince gevşeme çalışmaları ve guided imagery: tedavi uyumunu arttırmakta, yaşam kalitesini düzeltmektedir (Walker L, Br J Cancer 1999;80:262-268.). |
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)